İngilizce nasıl dünya dili oldu

31 07 2010
İngilizce nasıl dünya dili oldu ?
“Dilimizin hazinelerini yabancı sahillere gönderebilir miyiz? Batı ufkunda henüz tanımlanmamış ülkelere, bu en büyük gururumuzla ulaşabilir miyiz? Oraları bizim aksanımızla güzelleşir mi?”
Samuel Daniel’in 1590’lı yıllarda yazdığı şiirinde sorduğu bu soruların cevabını alamadan öldü. Aksan kısmı dışında rüyaları gerçek oldu. Bugün, batı ufkunda beliren dünyanın süper gücü İngilizce konuşuyor. Dünyada ana dili İngilizce olan 400 milyona yakın insan var. Çince ve İspanyolca’dan sonra üçüncü sırada ama etkisi onlarla kıyaslanmayacak derecede fazla. Yeryüzünde İngilizce bilen insan sayısının 1,5 milyarı aşkın olduğu tahmin ediliyor. 2020 yılında İngilizce konuşan ya da öğrenen insan sayısı 2 milyarı geçecek ve bunların sadece yüzde 15’ini anadili İngilizce olanlar oluşturacak.

Her toplumda, “why (neden)” diyenler de var, “why not? (neden olmasın)” diyenler de… Vay natçı Samuel Daniel ile de aynı dönemde yaşayanların çoğu için bu ulaşması imkansız bir rüyaydı. İngilizcenin bilinen ilk gramercilerinden Richard Mulcester, “Dilimiz İngilizce, bu adanın dışına yayılamaz” diye ahkam kestiğinde tarihler 1582’i gösteriyormuş. Bu söz söylendiğinde Şekspir 16 yaşında olmalı. Ama onun da İngilizce’nin yerine bakışı çok farklı değil. Venedik Tüccarı adlı eserinin kadın karakteri Portia, genç İngiliz Baron Falconbridge’den bahsederken, “Ona bir şey demiyorum. Ne o beni anlar ne de ben onu. Çünkü ne Latince biliyor, ne Fransızca ne de İtalyanca…” diye yakınıyor. İngilizce, 18’nci yüzyıla kadar Fransızca, Almanca, İspanyolca, Rusça ve İtalyanca’nın gerisindedir. Avrupa akademileri, İngilizce’den başka bir dil bilmeyen yazara, akademisyene acımaktalar.

Peki ne oldu da, İngilizce bugünkü etkinliğine ulaştı?
Bu soruya çok net cevaplar verenler var. Bir uçtakilere göre elbetteki sadece emperyalizm ve sömürgecilik sayesinde İngilizce bu kadar etkin hale geldi. Diğer uçtakilere göre ise İngilizce’nin bir dil olarak potansiyel ve yetenekleri, diğer Avrupa dillerine göre öğrenme kolaylığı sayesinde bu gerçekleşti.

Gri sahalarda top koşturan bir oyuncu olarak böylesine net iki cevaptan da tatmin olmamı beklemeyin lütfen. İki görüşün de kısmen doğrular içermekle beraber fena halde eksik olduğunu düşünüyorum. İngilizce’nin uluslararasılaşmak için gerçekten de zaman içinde edindiği kendine özgü yetenekleri var. Ancak bir bilimsel gerçek de var: “Ne kadar özel ve güzel olursa olsun hiçbir dil, durup dururken uluslararasılaşmaz!”. Bu noktaya geleceğim ama önce adadan çıkıp okyanuslara açılmak lazım.

Sömürgecilik ve emperyalizmi denkleme katmadan İngilizce’nin bugün ulaştığı noktayı açıklamak büyük cehalet, fazlasıyla etnosentrik. Ayıptır günahtır. Var böyle ‘kıl’ Anglosaksonlar… Hikayeyi biliyorsunuz, Britanya Krallık Donanması, dünyanın dörtte üçünün su ile kaplı olduğunu erken farketti ve denizlerin hakimi haline geldi. 1588 senesinde “Armada” olarak bilinen İspanya Donanmasını bozguna uğrattı ve sonra da dünyaya açılmaya başladı. 1607 senesinde ilk İngiliz kolonisi Kuzey Amerika’da kuruldu. 1652 yılından itibaren kabul edilen İngiliz Seyrüsefer Kanunları(Navigation Acts) İngilizlerin denizlerdeki hakimiyetini pekiştirdi. Britanya İmparatorluğu bu kanunlarla, İngilizlere ait olmayan ve İngiliz müretebattan oluşmayan hiçbir geminin, imparatorluğun ve kolonilerinin limanlarını kullanamayacağını ilan etti. Bu kanunlar, o zamana kadar açık denizlerde İngilizlerle başa baş giden Hollandalıların, denizlerdeki hakimiyetini bitiren süreci başlattı. Artık, Hong Kong’tan, Port Said’e, New York’tan Ümidin Burnuna İngiliz gemileri ve İngiliz lisanı dolaşıyordu.
Ancak İngilizce sadece Britanya’nın eski ya da yeni kolonilerinde yayılmadı. Örneğin, Çin, Polonya ve Japonya hiç İngiliz kolonisi olmadıkları halde, İngilizce’nin yoğun etkisi altına girdiler. Ben Lincoln Barnett’in 1945 tarihli kitabında okudum, Tokyo’da yayınlanan English Journal’ın 1928 Nisan ayı sayısında yayınlanan makalesinde Sanki Ichikawa, son 3 ayda yayınlanan bütün Japon dergi ve gazetelerini taradığında 1400 İngilizce kelime tespit ettiğini yazıyormuş. İngilizce konuşan nüfus oranı, örneğin İskandinav ülkelerinde, eski İngiliz kolonileri ile kıyaslanamayacak oranda yüksek.
Üçüncü dünyada modern devletlerin ortaya çıkışı da İngilizce’ye yaradı. Bazı ülkelerde nerdeyse yüzlerce dil konuşulunca, bu ülkelere bağımsızlıklarını kazandıktan sonra da resmi dil olarak İngilizce’den uzun süre vazgeçemedi. Çünkü kimse kimseyi anlamıyordu (Bakınız Zambiya ya da bakınız Hindistan).

Amerika icat oldu, dilin terazisi bozuldu

19’ncu yüzyılda ise İngilizce’nin tarihinin diğer önemli aktörü ABD sahne almaya başladı. ABD nüfusu İngiltere nüfusunu 1860 yılında geçti.
19’ncu yüzyıl İngilizce’nin ilk büyük sıçramasını yaptığı asırdır. Yüzyılın başında yani 1800’de İngilizce, Avrupa dilleri arasında hala beşinci sıradaydı. 1900 yılında ise, İngilizce, en yakın rakibi olan Almanca’nın neredeyse iki katına ulaşmıştı. 20’nci yüzyılın başında Avrupa tamamen büyük savaşın cenderesine girdi. Birçok muteber linguistik uzmanı, her iki dünya savaşının İngilizce’yi dünya dili haline getiren sıçramalar olarak görüyor. Dünyanın süper güçleri olan İngiltere, Fransa, Osmanlı, Almanya ve Rusya bu savaşta birbirini tüketti. Savaşa son dakikada girerek hem ekonomik zayiattan kendini koruyan hem de Avrupa’nın hamisi rolüne soyunan ABD, artık ağırlığını dünya sahnesine koymaya başlar. İcatların, teknolojik gelişmelerin, modern medyanın döl yatağı olmakla da dünyaya, “gözden uzak olanın gelişmeden ırak olmayacağı” sözünün hakikatini öğretir. 1919 yılında toplanan Versailles Konferansı ise, İngilizce’nin diplomasi dili olmadaki ilk sıçramasıdır. Konferansın üç büyüğünden ABD Başkanı Woodrow Wilson ve İngiltere Başbakanı Lloyd George, İngilizce’den başka bir dil bilmiyordu. Üçüncü büyük Fransa’nın Başbakanı Clemencau ise, akıcı şekilde İngilizce konuşabiliyordu. İngilizce konferansın resmi dili oldu. Diplomasiye rengini vermeye başladı. 1930’lere kadar dünyanın ‘lingua franca’sı Fransızcaydı. Daha 1931 yılında bile, bir ya da birden fazla resmi dili olan 330 uluslararası organizasyonun yüzde 78’inde bu dillerden biri Fransızca, yüzde 58’inde İngilizce’ydi. O tarihten sadece yarım yüzyıl önce, resmi dili Fransızca olmayan tek bir uluslararası kuruluş yoktu. O tarihten sadece yarım yüzyıl sonra ise tam tersi…

Futbol asla sadece futbol değildir

İngilizce’yi dünyanın “de facto” dili haline getiren en önemli etkenlerin bana göre en önemlilerinden biri de, İngilizce konuşan ülkelerin, bilim ve teknoloji sonra da başta Hollywood olmak üzere eğlence, spor ve entelektüel alanlardaki baş döndüren üretkenlikleri oldu. 1970’lerin sonu, 1980’li yılların başında Anadolu’nun ücra bir köşesinde geçen ilk çocukluğumun “favori” oyununu hatırlayınca hayret ederim. Sokakta tarlada bahçede oynadığımız oyunda, top ele çarpınca “ent (hand)” , kenardan dışarı gidince “taç (touch)”, dışarı gidince “avut (out)” , köşe atışı olunca “korner (corner), kaleye topu göndermeye “şut (shot)”, topun gelişine vurmaya “vole (volley)” , tersten çift ayak vurmaya “rövaşata (reverse-shot)”, serbest vuruşa “frikik (free-kick)”, ceza alanı dışında kural ihlaline “faul (foul)”, ceza alanı içindekine “penaltı (penalty)” , sayıya “gol (goal)”, golcüye “forvet (forward)” , devre arasına “haftaym (half-time)”, bütün bu faaliyete “maç (match)” ve hepsine birden futbol (foot-ball) derdik de İngilizce konuştuğumuzu bilmezdik.

Bugün günlük İngilizce gazetenin yayınlanmadığı bir dünya başkenti yok gibi. Radyo da İngilizcenin yayılmasında rol oynadı. 1940’lı yıllarda yani radyonun altın çağında dünyadaki radyo yayınlarının yüzde 60’ı İngilizceydi. Aynı yıllar mektubun da dünyadaki en yaygın iletişim aracı olduğu yıllardı ve dünyadaki mektupların yüzde 70’inden fazlası İngilizce yazılıyordu.
İngilizce günümüzün teknolojik hükümdarı internetin de en yaygın dili. Dünyadaki internet kullanıcılarının yüzde 40’a yakını İngilizce kullanıyor. Bilgisayar programlarının ve video oyunlarının ezici çoğunluğu İngilizce. Hiçbir gemi kaptanı biraz İngilizce bilmeden denize açılamaz. Yine 1920’lerde basireti olan “istikbalin göklerde” olduğunu görüyordu. İngilizce göklerin de dili olunca istikbalin de dili oldu. Evet, havacılık dünyasının da resmi haberleşme dili o gün bugündür İngilizce.

Kelime fethi mi kelime istilası mı?

İngilizce’nin kendine özgü bazı yetenekleri de bugünkü seviyesine ulaşmada rol oynadı. Beni en çok büyüleyen özelliği ise yabancı dillerden kelime almada ve farklı ağızlara uyum göstermedeki esnekliği. İngilizce’ye yabancı dillerden geçmiş kelimelere “loanwords” deniyor. Önce, kısa bir paragraf daha açacağım.

Bugün birçok ülkede konuşulan dilin kurallarını koyan, gramerini ve yabancı kelime girişini kontrol eden resmi ya da özerk kurumlar var. Franszıca (L’Academia Française), İspanyolca (Real Academia Espanola), Almanca(Rat für Deutsche Rechtschreibung), İtalyanca (Academia della Crusca), Türkçe (Türk Dil Kurumu) ve daha birçok büyük dil için bu tür kurumlar var. Bunun dışında birçok dilde, “yabancı kelime” hassasiyeti üst seviyede. Fransa’da günlük hayatta art arda İngilizce kelimeler başgösterince, 1963 yılında ünlü Fransız akademisyen Rene Etiemble, yıllarca çok satan listesinde kalacak “Parlez Vous Franglais? (Franglizce konuşur musunuz?)” adlı kitabını yazarak savaş başlattı. Kitabı okumadım ama bizdeki ‘Bye Bye Türkçe’nin erken bir versiyonu olsa gerek.

Yeryüzündeki bütün büyük diller içinde, dilin kurallarını ve gramerini koruyan, ve yabancı dillerden kelime girişini kontrol eden bir kuruma sahip olmayan tek dil hangisi biliyor musunuz? İngilizce!
İngilizce ta gelişme dönemlerinden beri hiç bu tür çabaların içinde olmadı. Aksine, yabancı kelimeyi gördüğü yerde kapıp onu da İngilizceleştiren bir felsefeye sahip. Fransızca’nın bütün gelişimi, Akademi üyesi 40 tutucu entelektüelin ufkuyla ve üretimiyle sınırlı. İngilizce ise tamamen doğal akışı içinde büyüyen bir dil. Sokaktaki zenci de dilin üretiminde rol oynuyor, yeni İngilizce öğrenmeye çalışan Çinli de, ve hatta Amerika’ya karşı savaşan Iraklı direnişçi de� Sadece geçen yıl 20 bin yeni kelime eklenmiş dile. Geçen yıl Pekin Olimpiyatı sırasında, Çin’de her yere asılan İngilizce uyarı tabelalarının bilinen dil ve gramere aykırılığı ile ilgili tartışma çok ilgimi çekmişti. Kendini dil polisi gibi gören birkaç kişi, Çin’den bu tabelaları düzeltmesini isteyince, en büyük tepki Amerikalı entelektüellerden geldi. Gerekçeleri çok ilginçti; “Bunun yanlış, sizinkinin doğru olduğunu nerden biliyorsunuz?”. İngilizce bu adaptasyon yeteneğiyle şimdiden birçok yavru dil üretmiş durumda. Çinglizce (Chinglish), İspanglizce (Spanglish), Singapur İngilizcesi (Singlish), henüz zayıf olsa da Türk İngilizcesi (Turklish), Hint İngilizcesi (Hinglish), Japon İngilizcesi (Engrish) vs� Bu yan lisancıklardan geçen birçok dünyalı, ana akım İngilizce’ye kendi kendine ulaşıyor. Ve herkes yanında gelirken üç beş kelime de getiriyor. Fransızca’nın etnosentrik bakışına taban tabana zıt. Anglosakson dil anlayışı, kurumsal bir otorite marifetiyle dili güya sadeleştirerek ve özüne döndürerek, “dünya dili” olmanın imkansız olacağını savunanların ağırlığı altında. Bu iki görüşten hangisi doğru elbette tartışılır ama hangisinin başarılı olduğunu tartışmaya gerek var mı?

İngilizcenin kökenini oluşturan Keltik ve Anglo Sakson dillerinden günümüze ulaşan kelimeler İngilizce’nin dörtte birini ancak oluşturuyor. İngilizce’deki kelimelerin yüzde 30’unu nerdeyse tamamen Hıristiyanlık ile beraber Latince’den geçmiş kelimeler oluşturuyor. Eski Fransızca, Viking Dili ve Anglo-Norman Fransızcasından gelen kelimeler de nerdeyse yüzde 30’u oluşturuyor.

Ben daha tek bir İngilizce filolugundan, Fransız Akademisinin tutucu üyeleri gibi, “Dilimiz Fransızca’nın Latince’nin istilasına uğradı, temizleyelim safkan dilimize dönelim” gibi tarihsel gelişim açısından gülünç olacağı açık bir itiraz duymadım, okumadım, görmedim.

Daha tek bir ateist İngilizce filolugunun, dili Hıristiyansızlaştırma ve bu kapsamda tüm Latince kelimeler yerine, tarih öncesi Germen kavimlerin dilindeki kelimelerden ya da karnımızdan yeni kelimeler üretme” gibi ultra modern bir çağdaşlaşma çabası görmedim, duymadım, okumadım.

Daha tek bir muteber İngilizce uzmanından, “İspanyolca, Kızılderili dilleri, göçmenlerin ana dilleri, dilimize tehdit. Onları yasaklayalım” dediğini, görmedim, okumadım, duymadım. Aksine, bu dillerin hepsini ana nehre durmadan kaynak taşıyan çaylar gibi görüyorlar.

But you know very well you’re talking bosh

ABD’ye geldiğimden beri en büyük merakım, “18’nci, 19’ncu ve 20’nci yüzyılın ilk yarısında buralarda ne oldu?” sorusuna cevap aramak. “Biz neden bu haldeyiz, buralar neden bu halde” sorusuna kendimce yanıtlar arıyorum. Bu sebeple, kütüphanelerin kitapçıların köşelerinde kalmış tozlu 19’ncu yüzyıl, 20’nci yüzyılın ilk dönem kitaplarıyla yatıp kalkıyorum uzunca bir süredir. Ve sıklıkla tanıdık dostlara rastlıyorum bu kitaplarda. Bir dönem, yani bizim de dünyaya katkı yaptığımız dönemlerimizde, Türkçe’den de epey kelime girmiş İngilizce’ye. Dilde sadeleştirmeyle Türkçe’yi yaşayan bir tarihin birikimi olmaktan çıkarıp, etnik bir dile dönüştürme yoluna girdiğimizden beri dünyanın önde gelen dillerine kattığımız kelime sayısı bir elin parmağını geçmez her halde. Sadece Türkçe kökenli kelimeler değil, İngilizce’deki Arapça, Farsça, hatta bazen Hintçe ve Rusça kelimeler bile Osmanlılar aracılığıyla İngilizce’ye geçmiş. Bazı Türkçe kelimeler ise, değişik Avrupa dillerine uğradıktan sonra İngilizce’ye ulaşmış.
“Airan’ı (ayran), yoghurt’u (yoğurt), shish kebab’ı çoğumuz duymuşuzdur. Ama, mesela, özellikle ABD’de okumuşların, hoşçakal yerine kullandığı “so long” kalıbının, aslında “selam”ın zaman içinde değişmiş hali olduğunu pek bilmeyiz. Yeni nesil bilmez ama atalarımız sadece bir yere girdiklerinde değil, ayrıldıklarında da “selamun aleyküm” ya da “selam” derdi. ABD’de bugün bile, özellikle okumuş çevrelerde “kismet (kısmet)” cari bir kelime. Biz bile tomurcuk çayının meşhur meyvesine bergamut diyoruz ama hangi İnglizce sözlüğü açarsanız, kökeninin Tükrçe “bey armudu” olduğunu söyleyecek size.

Özellikle İngiltere İngilizcesinde bir dönem sıkça kullanılmış, “bosh” da bizim ‘boş’tan başkası değil. Mesela George Gissing’in 1884 tarihli The Unclassed adlı romanının 16’ncı bölümünde, Abraham, “But you know very well you’re talking bosh (Ancak çok iyi biliyorsun ki boş konuşuyorsun)” diye bağırır muhatabına. Bunu dedikten sonra, İngilizce’de saçma anlamına gelen “kibosh” kelimesini de hatırlatmaya gerek kalır mı bilmem. Bir dönem burda kafelere “cafeneh” derlermiş. Bizim kahvane’nin bozulmuşu. İki cümle önce kahvehane yerine kafe dediğimi de görmüşsünüzdür. Bu neyin bozulmuşu bilmiyorum.

Yine bir dönem İngilizce’nin en önemli eksikliklerinden birini tamamlamaya çok yaklaşmışız. Bu dilde amcaya da dayıya da “uncle” diyorlar. Biz Türklerin günlük konuşmada huzurumuzu bozan bir durum. Bana nedense hep farklı tatları var gibi gelen dayı sevgisi, amca sevgisini ayrı ayrı vurgulayamam, tıkanırım. 19’ncu yüzyıl İngiliz edebiyatını dayıyı, Kuzey Afrika üstünden “dey” olarak sokmayı başarmışız ancak, dayılık günlerimiz geride kalınca kelime de revaçtan düşmüş.
İzmir’in eleme incir’i bir zamanlar o kadar popülermiş ki, “eleme fig” olarak yerleşmiş İngilizce’ye.

Terimin 19’ncu yüzyıla ait olduğunu hemen baştan belirteyim de her hangi bir alınganlığa yol açmıyayım, “bashawism” diye bir politik tanımlama bile olmuş. Artık bazı Osmanlı paşaları nasıl bir izlenim bırakmışsa paşavizm kavramını, hiyerarşik tiranizme karşılık olarak kullananlar olmuş Anglo Sakson dünyada. Gavur işte, torba değil ki bi tarafını büzesin. Gavur dedim de, Lord Byron’ın meşhur The Giaour şiirini bilirsiniz. Gavur, giaour kimliğiyle geçmiş bu dile. Biz de gavuru bir zamanlar sadece ateşe tapanlar, putperestler için kullanırmışız da, uygarlığımızla beraber hayatın ve hakikatin nezaket, detay ve inceliklerini de kaybettikçe “ha gavur ha kafir ha gayrı müslim deyip” Müslüman olmayan herkes için kullanmaya başlamışız. Kalyon kelimesini İtalyanlardan almışız ama, kalyoncu bizim malımız. İngiliz gemicilerde kalyon mürettabatını galiongee (kalyoncu) diye çağırımış, hey gidi Ordu kelimesi de Polonya üzerinden İngilizce’ye geçmiş, bir başka askeri sözcük. “Horde”, ordunun bozulmuş hali. “H” harfi bölüğe Polonya nizamiyesinde katılmış.

Eğer birgün Amerikan anayasasının yazılması aşamasında yayınlanan ünlü Federalist Makaleleri (The Federalist Papers), okurken Alexander Hamilton’un bazı bazı janizaries’tan verdiği örneklere rastlarsanız, sözlük karıştırmayın. “Janissary” bizim “yeniçeri” ve bazen “seraglio” dedikleri bizim “saray” işlerine bazen de elitizme atıfla kullanırlar.
Bunlar, dalkavuk ya da uşak anlamına kullandıkları “lackey” kelimesini, Fransızlardan onlar da İspanyolların ‘lacayo’sundan almışlar. İspanyollar ise bizim “ulak”tan almış bu haberi.
Bakır kalayına, yaldıza “latten” derler ya, bunun hikayesini okumaya korkuyorum. Bizim tüccarlar, “altın” diye satmışlar muhtemelen kaplama madeni.
Yine bizim “odalık” kelimesi, Fransızca’da “odalisque” olmuş, İngilizce’ye de aynen geçmiş.

New York’a yolunuz düşerse, birbirinden nefis “pastrami” mekanları var. Bir de pastırmanın hasını tatsalar, akılları başlarından gider. Kısmetse birgün Kayseri’de Eğer pastrami açlığınızı bastırmazsa, tavuk “shawarma” da yiyebilirsiniz. Ya da tavuk “çevirme” demeliydim ama Amerikalılar böyle deyince anlamıyor. Yanına da “tzatziki (cacık)”
‘Bashi- bazouk’tan (başıbozuk) , chibouk’a (çubuk), lavash’tan paklava’ya, kielbasa’ya (külbastı) kadar daha sayması epey vakit alacak birçok kelime…

Bu kelimeleri kuru gurur ya da hamaset olsun diye saymadım. İki şeye dikkat çekmek istedim; Birincisi konumuz olan İngilizce’nin kelime almadaki iştah ve yeteneği. Diğeri Osmanlı döneminde, benyelmilel planda daha etkili bir kültürel varlığa sahip olduğumuz gerçeği… Bu noktada yiğidin hakkını vermek de boynumun borcu olsun; Dünyanın kelimesini derme ve kendi kovanında bal yapma hususunda dünyada İngilizce kadar yetenekli tek dil Osmanlıca olmuş. Osmanlı’nın “küresel” olma iddiasına ve yeteneğine bu kadar erken çağlarda uyanmasına hayranlık duymamak mümkün değil. Beş para etmez ucuz bir hamaset ve anakronik bir entelektüalizmin, ondan da anakronik bir hümanizmin değersiz ve sığ tartışmalarıyla yabancılaştığımız Osmanlı, “kayıp bir uygarlık” gibi orda yeniden keşfedilmeyi bekliyor. Elbette, Osmanlı’nın yeniden ihyasından bahsetmiyorum. Ama o adamların ufkunun, çoğulculuğunun, kültürel genişliklerinin, entelektüel rahatlıklarının onda birine ne sağcımız ne solcumuz ne de futbolcumuz sahip. Ve ben maalesef bu gerçeği, İstanbul’da değil Amerikan kütüphanelerinde yuttuğum tozlarda keşfettim maalesef.

Maalesef, bu mektupta da İngilizce’nin geleceği, küresel tek dil haline dönüşüp dönüşmeyeceği hakkında paylaşacaklarımı aktarmayı başaramadım ve mücadeleyi kaybettim. Bu mektup geride kaldı. Artık Çarşamba günü yazacağım mektuba bakıyorum. Kısmet!


İngilizce nasıl dünya dili oldu ? -2


Ben mektubumu yazmaya başladığımda 1 milyonuncu kelimeye 9 saat 10 dakika 25 saniye kaldığını haber veriyordu kronometre. “The Global Language Monitor(GLM)”, Teksas merkezli bir dil, analiz, teknoloji kuruluşu. Paul Payack adında teknoloji uzmanı bir amatör dil bilim meraklısı tarafından yönetilen organizasyon, 2006 yılından beri sürdürdüğü “1 milyon kelimeye doğru” kampanyası ile biliniyor.
Kampanyanın bu kapsamda, “languagemonitor.com” adlı web sitesinde 2 yıldır geriye dönük çalışan bir saati var ve işte bu kronometreye göre 10 Haziran 2009 Çarşamba yani bugün, Londra saati ile sabah 10:22′de İngilizce “1 milyon kelimeye sahip bir dile dönüşecek”. Payack ve ekibi, geri sayımı dilin gelişimi üzerinde yaptıkları araştırmalarla hazırladıkları bazı özel bilgisayar programlarına dayandığını savunuyor. Ancak, bu sayımı muteber bazı dil bilimcilerin eleştirdiğini de ekleyeyim. Onlara göre, dile giren çıkan kelime sayısını böylesine teknolojik bir analizle tespiti mümkün değil.

Üç mektuptur İngilizce’nin macerası içinde dolanıyorum. İngilizce’nin gelişiminin ana hatları konusunda bütün dil uzmanları mutabık. Ancak, İngilizce’nin bundan sonra alacağı yol konusunda farklı görüşler var. Mario Pei, 1965 tarihli “Dilin Hikayesi” adlı klasik kitabının son bölümünde, Roma İmparatorluğunun zayıflamasıyla beraber, Latincenin nasıl, Fransızca, İtalyanca, İspanyolca şubelerine ayrılarak farklı vadilerden tarih içinde yola devam ettiğini hatırlatır. Amerikan imparatorluğunun dili İngilizce’nin de benzeri bir akıbet yaşayıp yaşamayacağını tartışır. 20′nci yüzyıl içinde “İngiltere İngilizcesi(King’s English)” ile Amerikan İngilizcesi arasında oluşan fark 40 yıl önce böyle bir ihtimali akla getiriyor. Bu zaviyeden bakınca, günümüzde İngilizce’nin farklı milletlerden insanlarca konuşulan versiyonları da bunu destekleyen bir gelişme olarak görenler var. Fakat profesör Pei o dönemde televizyon, radyo ve genel olarak medyanın rolüne dikkatimizi çeker ve özetle der ki, “Bu medya organları, dilin uluslararası bir standardını oluşturacak ve bunun dünyanın her yerinde kabul görmesini sağlayacak. Ulaşım ve iletişim çağında, insanlar evlerinden hiç çıkmasalar bile bu standardize edilmiş uluslarası dilin etkisinden kurtulamayacak”.

İnternet İngilizce’yi de yutuyor

Hollywood ve televizyonun İngilizce’nin küreye yayılmasında oynadığı rol herkesin malumu. 1990′lı yıllarda buna internet de eklenince, “İngilizce, gelecekte insanlığın tek dili olacak” iddiasında olanların sesi daha gür çıkmaya başladı. İnternetin ilk 15 yılında uluslararası makineyi “domine” eden İngilizce, internetin şimdiden sosyo kültürel ve ekonomik düzenlere olan etkisi sebebiyle, en şüphecimizin bile aklına “acaba?” sorusunu düşürmedi değil.

Ancak son yıllarda bu öngörülere uymayan tuhaf gelişmeler oluyor. Tarihin en etkili ve kitlesel ansiklopedi hareketlerinden biri olan Wikipedia’daki maddeler, artık 200′ü aşkın dilde ulaşılabilir durumda. WordPress adlı popüler blog sitesindeki İngilizce olmayan blogların oranı sadece son iki yılda yüzde 36′ya yükseldi. Ve şahsen gelecekte çok şeyi değiştireceğini düşündüğüm bir teknolojik atılımın ilk işareti, “Google translate” hayatımıza girdi. Google, şimdi tam 41 dilde anında tercüme hizmeti sunuyor. Tercüme edilmesini istediğiniz metni kopyala yapıştır yapıp tıklıyorsunuz ve istediğiniz dildeki tercümesi bir kaç saniyede karşınızda. Yüzünüz gülüyor değil mi? “Haklısınız, bire bir kelime çevirisinin sebep olduğu evlere şenlik metinler” gerçekten de komik. Ama merak etmeyin uzak olmayan bir gelecekte, yüzünüz bu kez keyiften gülecek. Şu anda yüzlerce yazılım uzmanı, sadece kelime çevirisi değil, “deyim, günlük konuşma, kalıp ve gramer anlayışıyla” da çeviri yapabilen bir yazılım geliştirmek için harıl harıl çalışıyor. Bu yazılımı başaranın internetin kralı olacağını görmek için deha olmaya gerek yok.

Elbette hiçbir zaman, bir dilden bir dile mükemmel çeviri mümkün olmaz ama yakın gelecekte sahip olacağımız tercüme teknolojisinin, uluslararası bilginin, ortak düşüncelerin, kültürlerin yayılmasına yapacağı muazzam katkı, her şeyi değiştirecek. Öylesi bir atmosferde ise, dünyanın her coğrafyasında kabul görebilecek yeteneğe uygun fikri, felsefi, bilimsel ya da sanatsal doğurganlığı olan diller ve kültürler, bir anda kendilerini önde bulacak. “Coğrafyasına sıkı sıkıya bağlanmış”, 19′ncu, 20′nci yüzyılın kavram ve tartışmaları içinde boğulan etnosentrik diller ve kültürleri çetin bir yaşam mücadelesi bekliyor.

Günümüzde dünyada kaba bir tahminle 6 bin dil konuşuluyor. Böyle giderse, 21′nci yüzyıl içinde bunların yüzde 90′ının nesli tükenecek. Dilsel çoğulculuk, tabiatın biyolojik çoğulculuğundan daha hızla eriyor. Gerçi bu arada, büyük diller de metropoller içinde yeni versiyonlarını üretiyor bir yandan. Bu durum ve internetteki dilsel çoğulculaşma, “İngilizceyi geleceğin tek dili gören” iddiayı eritiyor. Buna, derin değişimlere yol açmaya namzet ekonomik kriz ve değişimleri de eklemek lazım. Sadece ABD’de yılda 70 bin’e yakın ilköğrenim öğrencisi okullarında Çince dersi alıyor artık. Sadece ABD’ye özgür bir durum değil. Çin hükümetince 66 ülkede kurulan Konfiçyus Enstitülerinde milyonlarca dünyalı Çince öğreniyor. 2010 yılında dünya üzerinde yabancı dil olarak Çince öğrenmeye çalışan kişi sayısının 100 milyona ulaşması bekleniyor. Nüfus bakımından yakın geleceğin lideri Çince görülürken, Hindi/Urdu, İspanyolca ve Arapça’nın da yakın gelecekte İngilizce ile aynı seviyeye geleceği öngörülüyor.

“İnsanoğlu birgün aynı dili konuşacak mı?” sorusu her gündeme geldiğinde dil bilimciler hemen anlatmaya başlar… Eski Ahit’in Tekvin(Genesis) bölümündeki meşhur hikayeyi çok duymuşuzdur bu sebeple. İnsanoğlu Tanrıya ulaşmak için Babil Kulesini inşa etmeye başlar. Tanrı, insanoğlunun bu kendini beğenmişliğine ceza olarak, Hz Adem’den beri aynı dili konuşan insanoğluna birbirini anlamama cezası verir ve 72 dili yaratır. İşte insanoğlu o gün bugündür, Babil’den önceki o ilk kutsal dili arıyor. Ya da en azından, tıpkı Babil’den önceki gibi herkesin aynı dili konuştuğu bir dünya hayaliyle yaşıyor. Şüphesiz İngilizce, bir ulusun ya da kültürün dilinin bu evrensel dil olma başarısını yakalayıp yakalayamayacağı ile ilgili bize önemli bir tecrübe sergiliyor. Hatta, 1930′lu yıllarda Charles Kay Ogden, uluslararası iletişim dili olacağı iddiasıyla “Basic English” denen dil oluşturur. Basitleştirilmiş bu dilin, dünya hükümetinin resmi dili olacağı öngörülüyordu. Hatta İkinci Dünya Savaşı sonrası Birleşmiş Milletler’e de teklif edildi ancak, BM üyeleri bu teklifi reddetti.

Bunun yanında yüzyıllardır, birçok kişi de, insanlığın evrensel dili olabileceği iddiasıyla, yapay diller üretiyor. Bunların sayısı 700′ü geçmiş durumda. Bunlardan özellikle Esperanto (Umudun Dili), yaygınlık kazanmayı başardı.

Gülün adı var devleti yok

Yahudi kökenli Polonyalı bir göz doktoru olan L. L. Zamenhof’un 1887 yılında 28 yaşındayken yayımladığı kitapla bu yapay dilin hikayesi başladı. Zamenhof’un kitabını, Esperanto dilinde “Doktoro Esperanto Ümidin Doktoru)” müstear ismiyle yazması sebebiyle dil bu şekilde anılıyor. Cermen, Latin ve Yunan kökenli dillerdeki kelimelerden türetilen bu dilin basit birkaç gramer kuralı ve yazıldığı gibi okunan bir alfabesi var.

“Esperanto estas la moderna, kultura lingvo por la internacia mondo. Simpla, fleksebla, praktika, solvo dela problemo de universala interkompreno…” Sanırım her hangi bir Batı dili bilen herkes bu Esperanto cümleyi anlamıştır. Henüz hiçbir devlet resmi olarak bu dili tanımış değil. Tabi, ‘Gül Adası Cumhuryeti’ni saymazsak. Bir grup Esperantist, Adriyatik Denizinde İtalya’nın 11 km açığında kurdukları yapay adada, 24 Haziran 1968 günü “Respubliko de la Insulo de la Rozoj (Gül Adası Cumhuriyeti)” adlı devleti ilan ettiler. Bu yapay devletin resmi dili de en az kendisi kadar yapay olan Esperantoydu. İtalya hükümetinin bu mikro devlete tepkisi yapmacık olmadı. Donamma bombalarıyla yapay devlet Adriyatik’in dibine gönderildi.

Bugün dünyanın bütün önde gelen ülkelerinde ya da dillerinde Esperanto kurslar var. Dünyada 2 milyon kişi bu yapay dili değişik seviyelerde konuşabiliyor. Artık ana dili Esperanto olan binlerce kişi de var aramızda. Şüphesiz ana dili Esperanto olanların en ünlüsü George Soros. Macar Yahudisi olan babası bir Esperantist idi ve büyüdüğü evde Esperanto dili konuşuluyordu. Kendisi büyüyünce yabancı dil olarak “paranın dilini” öğrendi.
Bu dilde yazılmış ya da basılmış 25 binden fazla kitap var. Konuşanların genelde eğitim ve gelir seviyesi yüksek kentliler olması sebebiyle dünyadaki birçok turizm dairesi ya da acentesi, emlak şirketi, Esperanto broşürler de yayınlıyor. Google arama motoru Esperanto dilindeki web sitelerinde de arama yaparken Wikipedia’nın Esperanto dili versiyonu da var. Esperantistlerin, temel amacı, yeryüzünde uluslarası iletişime olanak veren ortak dil olmak. Bu sebeple, “anadil değil, yaygın yabancı dil olduklarını” ısrarla vurguluyorlar.
Aslında Avrupa’daki ilk yapay dil Esperanto değil. Comenius devrimi Avrupa’sında 17′nci yüzyılda uluslararası yapay dil arayışı da başladı. Sir Francis Bacon, Çince karakterlere dayanan bir dil icat etmeye çalıştı. 1629 yılında ise aydınlanmanın büyük filozofu Decartes, kavram ve kelimeleri rakamlarla anlatan bir dil icat etti. Sonra bu yönde art arda girişimler oldu ancak hiçbiri başarılı olamadı. Bacon’dan günümüze kadar yüzlerce dil icat edildi. Uluslarası mal, bilgi ve insan sirkülasyonunun kendinden önceki çağlara göre olağanüstü bir hıza ulaştığı 19′ncu yüzyılda ise bu konuda adeta patlama yaşandı. Bopal, Spelin, Balta, Dil, Veltparl, Orba, Langue Bleue, Idiom Neutral, Novial, Ido, Neo, Loglan, interglossa, Monling ve daha nicesi çok fazla yayılmadan sahipleri ile beraber tarihin karanlığına gömülmüş yapay diller…

Esperanto dışında Avrupa’nın en ünlü yapay dili ise Volapük oldu. İsmini, “world (dünya)” ve “speak (konuşma)” kelimelerinin karışımından alan Volapük dili, 1880′li yıllarda Monsignor Schleyer tarafından icat edildi. Kelimelerinin köklerinin çoğu Latin ve Cermen dillerindendi.

Avrupa yapay diller açısından elbette verimli br kaynak oldu ama dünyadaki ilk yapay dil, Avrupa’da ortaya çıkmamıştı. Tarihin ilk kapsamlı yapay dili bilmeyenlerinizi oldukça şaşırtacak bir yerde, Osmanlı’da oluşturuldu. Osmanlının mirasçıları, diğer birçok Osmanlı hazinesi gibi bunu da Batılılardan öğrenecekti.

Tarihin ilk yapay dili Baleybelen

19′ncu yüzyılın başlarında bir Fransız bilim adamı, Halep’te bulduğu el yazması kitaptan hiçbir şey anlamaz. Ne olduğunu anlamak için bir bölümünün kopyasını o dönemde Avusturya imparatorluğunun İstanbul büyükelçiliğinde görevli tarihçi Joseph Von Hammer’a gönderir. Ancak o da anlamaz ve dönemin doğu dilleri üzerindeki çalışmalarıyla tanınan ünlü linguistik uzmanı Fransız Silvestre de Sacy’e gönderir. Gazeteci oğlunun adı “Ustazade” olacak kadar doğu kültürüne vakıf olan Sacy, bu gizemli kitap hakkında ilk yazısını yazdığında 8 yıl geçmiştir. Ancak ona göre bu eser, “kayıp bir milletin ya da Kabalistlerin dilinde” yazılmıştı. Bu kitabın dilinin ve kim tarafından yazıldığının sırrının çözülmesi nerdeyse 150 yıl sürdü. Kitap, bir Osmanlı mutasavvıfı olan Muhyi-i Gülşeni’ye aitti ve müellifince “Baleybelen” adı verilen yapay bir dilde yazılmıştı.

1528 senesinde Edirne’de doğan ve tam adı Muhammed bin Fethullah bin Ebu Talip el Edirnevi olan Muhyi-i Gülşeni, Edirne’deki Üçşerefeli ve Bayezid medreselerinde başladığı eğitimini, İstanbul’da Sahn-ı Seman’da Ebussuud Efendinin öğrencisi olarak tamamlar. Ömrünün geri kalan kısmını Defterdar kardeşinin yanında geçirdiği Kahire’de Halveti tarikatının şeyhlerinden Diyarbekirli İbrahim Gülşeni hazretlerinin yoluna intisap ettiği için Muhyi-i Gülşeni adıyla biliniyor.

Baleybelen (Dilsizlere dil veren) adlı bu dile ait tam 10 bin kelimeden oluşan bir de sözlük hazırlamayı başaran Muhyi-i Gülşeni, “hem Batı hem de Doğu medeniyetlerinde uzun yıllar süren ‘ilk ve ilahî dili’ yeniden inşa etme çabalarına ilişkin ilk pratik tecrübenin sahibi” olarak itiraf edeyim beni hayretler içinde bırakıyor. Gülşeni, Sultan Üçüncü Murat döneminde Baleybelen dilini yapmaya başladığında daha Doktoro Esperanto’nun doğmasına 300 yıl var.

Kendisini “zebân-zede-i ebkemân” (dilsizlere dil veren)” olarak takdim eden Muhyi, bu ifadenin kurguladığı dildeki karşılığı olan Baleybelen ifadesini kullanır. İtalyan dil bilim uzmanı Alessandro Bausani, 1974 yılında Baleybelen’i tarihin ilk yapma dili ilan etti.

Ben, özellikle iki isme de hayranlığımı minnettarlığımı kayda geçirmek istiyorum. Birincisi Baleybelen ve müellifini 1 Şubat 1966 tarihinde ilk defa 20′nci yüzyılın en önyargılı entelicansiyasına “İlk Milletlerarası Dili Bir Türk icat etmişti” başlıklı yazısıyla tanıtan Mithat Sertoğlu( Hayat Tarih Mecmuası, Yıl 2, Sayı 1); diğeri, tam 5 yıl iğne ile kuyu kazar gibi uğraşarak hazırladığı 752 sayfalık “Bâleybelen � İlk yapma dil” adlı bilimsel çalışmayı 2005 yılında yayınlayan (Klasik Yayınları) değerli akademisyen Mustafa Koç. Konuya ilgi duymuyorsanız bile sırf çocuğunuz belki bir gün sorar diye kütüphanenize katmanız gereken bu ilk bilimsel Baleybelen çalışmasında Koç, Muhyî’nin oluşturduğu dil hakkında şunları dile getirdiğini aktarır: “Öyle müstakil bir dil oluşturdum ki böylesini ademoğlu yapmadı. Türkçe ve Farsça’yı bu dile aktardım, Arapça’nın dizilişini kullanarak bu binayı sağlamlaştırdım”.

Bâleybelen’de, Arapça’da bulunan tensiye, müennes, kural dışı çokluk şekilleri gibi yapılara yer verilmez. Kelime köklerini ilhamla ya da diğer dillerden yaptığı alıntılarla belirler. “Bâleybelen’in söz dizimi Arapça’dan, kelime gruplarında Farsça’dan, genel yapı bilgisinde Türkçe ve Farsça’dan yararlanılmış. Ural-Altay, Hint-Avrupa ve Sami dilleri ayıklanarak Bâleybelen oluşturulmuş.” Bir sufi olan Gülşeni’nin bu çalışmasında gayesi ise, Hakikatin batıni ilmini avamın nazarına vermeden konuşabilmeye imkan verecek bir “şifre dil” oluşturmak. Ömrü boyunca 200 eser daha yazan Muhyi Gülşeni 1605 senesinde vefat eder. Baleybelen dili de, keşfedilmeyi bekleyen kimbilir daha nice hazineler gibi yüz yıllık karanlığımıza gömülür.

Bir Amerikalı akademisyen arkadaşım, “tarihin iki numara ahmakları bir sosyo-politik düzene ‘tarihin sonu’ diyenlerdir” demişti. Ona göre bir numara ahmaklar ise iki numaradakilere inananlardı. Dilin hikayesi insan soyunun hikayesidir. İnsanlık olarak ‘kutsal ortak dili’ arayışımızın tarihi belki de… Onu bulunca yeryüzü cennet mi olacak yoksa ancak cenette mi bulacağız bilinmez ama kendi adıma, bu dünyada dilin tarihinin İngilizce ile bitmeyeceğine inanıyorum. Yeryüzünün neresinde olursa bir ‘vay natçı’ görünce içten içe sempati duyuşum bundan…

Harseb gevi Ya Muhyi-i Gülşeni! Tabli ?*
*Seni gördük Ya Muhyi-i Gülşeni! Hoşnut musan? (Baleybelen ‘beginning’ seviye talebesi)

KAYNAK : http://www.e-tarih.org/






Dünya dili İngiizce nasıl doğdu

31 07 2010
Dünya dili İngiizce nasıl doğdu ?

Akdeniz’in dünya ticaretinin kalbi olduğu yüzyıllarda, bu ticaretin tarafları arasında bir ortak dil doğdu. Venedik, Cenova, Floransa gibi şehirler bu ticari sirkülasyonun Avrupa yakasındaki ana duraklarıydı. Bu sebeple, bu yeni dilin önemli bir kısmı İtalyanca kelimelerden oluşuyordu. Ancak, Arapça, Farsça, Türkçe ve Yunanca da kayda değer yer tutuyordu bu dilde. Gemicilerin, tüccarların, esirlerin, askerlerin kendi arasında konuştuğu bu melez dile Latince adıyla, “Lingua Franca” dendi. Bizim eskilerin deyimiyle “Frenk Dili”. Müslümanlar, nerdeyse Haçlı Seferlerinden beri bütün Avrupalılara “Frenk” diyordu. Frenk Dili ya da bazı kaynaklarda “Sabir” denen bu dilin bazı harika örnekleri, Fransız yazar Moliere’in Kibarlık Budalası adlı tiyatro komedisinde var. O dönemin diplomatlarının ve tüccarlarının ortak anlaşma dili olması sebebiyle, bugün bazı dil bilimciler, her devrin uluslararası anlaşma diline “lingua franca” diyor. Ve bu durumda günümüzün ‘lingua franca’sı da İngilizce oluyor.

Medyadan takip ettiğim kadarıyla Türkçe Olimpiyatları çerçevesinde, Türkçe’nin de birgün “lingua franca’ payesi kazanıp kazanamayacağı ile ilgili, -başkasını bilmem ama bana keyif veren- bir tartışma devam ediyor. Bu tartışmaya katkı yapar umuduyla İngilizce’nin nasıl doğup nasıl dünya dili haline geldiği konusunda hariçte gazel okumak istiyorum. Ama öncelikle kavram kargaşası yaşanmaması için de bazı terimlerin ve isimlerin tarihlerini hatırlatmam lazım dersem müdavim mektup arkadaşlarım mevzunun iyice karışacağını hissetmiştir…

Büyük Britanya bir devlet adı değil, Avrupa’nın kuzeydoğusundaki adanın adıdır. Bu adadaki en büyük devlete Batı kaynakları United Kingdom (Birleşik Krallık) diyor. Biz yanlış şekilde İngiltere diyoruz. United Kingdom, 4 ülkeden oluşuyor. Başkenti Belfast olan Kuzey İrlanda, İngiltere(England), İskoçya ve Galler. Bu dört ülke de bizim yine yanlış olarak İngiltere Krallığı dediğimiz Birleşik Krallığa bağlı. England (İngiltere), vaktiyle adayı işgal eden Cermen (Germen) kavimlerin en büyüğü olan Anglo’lardan alıyor adını. “Anglo-land” Anglo ülkesi demek. İtalyanlar bu ülkeye “İnglaterra” dedi. “Terra” İtalyancada toprak ya da ülke anlamına geliyor. Biz de, bu ülkeyi ilk Akdeniz’lilerden öğrendiğimiz için bu şekilde adlandırıyoruz. İngiliz, Anglos’un Akdenize uyarlanmış söylenişi.

Mevzunun bilyeleri dağılmasın diye direniyorum ama bu Cermen mevzusu da mühim. Millattan önceki 7-8 yüzyılık dönemde Kuzey Avrupa’yı mesken tutan aynı soydan farklı kabilelerin tamamına ortaklaşa Cermen kavimleri deniyor. Anglolar ve Saksonlar en önde gelen Cermen kavimlerinden. Peki biz niye Cermen deyince ‘Alaman’ı hatırlıyoruz? Bir kısmı bugün artık Fransa sınırları içinde kalan Alamanni’ler de bir başka Cermen kavmi. Fransızların ilk tanıdığı Cermen kavmi Alamanni’ler olduğu için onlar bu topraklardan berisine Allamania dediler. Biz de onlardan öğrendiğimiz için Alamanya diyoruz. Oysa, Alman kökenliler bugün ynalış şekilde Almanya dediğimiz ülkede nüfusun yüzde 1-2′sinden fazlasını oluşturmazlar. Ama elbette nüfusunun büyük çoğunluğu değişik Cermen ırklarındandır ve bu sebeple İngilizce’de bu ülkeye Germany (Cermen ülkesi) denir. İngilizler bunu Latince Germania’dan aldılar. Romalılar ise bunu hikayenin başındaki Büyük Britanya adasının o zamanki mukimleri Kelt (Celtic) kavimlerin dilinden aldı. Keltlerin dilinde “germen”, “komşu” demek. Almanya halkı ise kendilerine, “halkımız” anlamına gelen “Deutsch (doyç)” , ülkelerine ise ‘doyç ülkesi’ anlamında “Deutchland” diyor. Gelgelelim İngilizler, Hollandalılara “Dutch” diyor. İtalyanlar ise Alman’a Dutch’ın zamanla bozulmuş bir şekli olan Tedesco diyor. Ya sen ne diyorsun Allah aşkına demeyin, onlar diyor. Şimdi böyle kafası karşık bir kıtada birlik olur mu? Olmuyor… Peki benim sadede dönme şansım var mı? Yola çıktım bir kez, gittiğim yere kadar…

Bütün Cermen kavimler, milattan önce 2500 yıllarında dilbilimcilerin Pro-Germen dedikleri etnik bir dil konuşuyorlardı. Ancak bu dil, zamanla dallandı budaklandı. Danimarkaca, Norveçce, İsveçce, Hollandaca, Almanca, İzlandaca, Yidişçe ve elbette İngilizce işte bu Cermen dilinin torunları.

Avrupa’nın kuzey ve batısında Cermen kavimlerden farklı olarak bir de Kelt(Celtic) kavimler yaşıyordu. Bu kavmi, özellikle sarı kırmızılı mektup arkadaşlarım belki bilir zira vakti zamanında Anadolu’ya kadar ulaşmış, Galatia diye bir de devlet kurmuşlar. Ancak Türkiye’de hiç başarılı olamamışlar yeniden Avrupa’ya dönmüşler!

İşte bu Kelt kavimlerin merkezi hikayemize başladığımız Britanya adası. Ordan yayılmışlar. Günümüze kadar ulaşmayı başaran birçok Keltik dil var. Bugünkü, Galca (galler dili), İrlandaca, Gaelce vs hep Keltik diller içinde yer alan diller. Bizim Galya dediğimiz Gaul dili ve halkı da bugünkü Fransızların ataları. Almanya ve Fransa neden Avrupa’da iki ayrı kutbun başında duruyor sorusunun manzarasının bir kısmını bu Cermen – Kelt ayrılığı süsler.

Her neyse Anglo-Saksonların Britanya’ya gelmesinden önceki Keltler’de kaydetmeden geçemiyeceğim bir büyük kabile daha var; Britonlar. Romalılar bu Keltik kavimden dolayı Avrupa’nın kuzey batısına “Britanniae” diyordu. Ortaçağ boyunca da Briton dendiğinde sadece adadaki Keltik Britonlar yani “İngiliz olmayanlar” kastediliyordu. Kraliçe Birinci Elizabeth 1603 yılında ölünce, yerine İskoç kökenli kuzeni James geçti. King James, ilk iş olarak İrlanda ve İskoçya’yı da krallığa dahil ederek kendini, 1604 yılının güzel bir sonbahar sabahı hiç yeri değilken “Büyük Britanya Kralı” ilan etti. Britanya adı, adadaki Cermen ve Kelt kavimleri birleştiren ortak bir isim vazifesi gördü. Böylece, 16′ncı ve 17′nci yüzyılda üzerine güneşin batmadığı Britanya İmparatorluğu doğdu. Bugün de Britanya üzerine güneş pek doğmuyor ama buna birazdan dikkat çekecem. Günümüzde artık, Britanya adasından olan herkese etnik kökenine bakılmaksızın “Briton” deniyor. Ada dışında yani Avrupa’nın kuzeyinde kalan antik çağ Britonları ise anavatanlarının Anglo Saksonlaşmasına Fransız kaldı ve Galyalı diğer Keltler ve bir Cermen kavmi olan Franklar ile beraber Fransız ulusunun inşasına katıldı. Dekor tamam, şimdi İngilizce’nin doğuşuna geçebililiz.

Anglo Saksonların canının sıkılması

Milattan sonra 5′nci yüzyılda Cermen kavimlerinden Anglolar, Saksonlar ve Jute’lar, yaşadıkları kıta Avrupasının kuzeyinde ani bir can sıkıntısı yaşadılar ve bizim Fransızlar gibi Manş Denizi dediğimiz ‘English Channel’ı geçerek Britanya adasını işgale başladılar. Angloca ve Saksonca eski Germen dilleri konuşuyorlardı. Keltik dillerden etkilenmeye başladılar ve İngilizce’nin hikayesini başlattılar. Bugün dil bilimcileri, değişik ağızlardan oluşan ve nerdeyse 12′nci yüzyıla kadar konuşulan o günkü dile “Eski İngilizce (Old English)” diyor. Bugün İngilizce bilenlerin de anlayamayacağı bir dil bu. Eski İngilizce iki büyük etki ile şekillenmeye başladı.

Birincisi Latin etkisi. Latince o çağın ‘lingua franca’sı yani uluslararası anlaşma diliydi. Anglo Sakson elitler de Latince öğrenmeye başladılar. 7′nci yüzyıldan itibaren Hıristiyan olmaya başlamalarıyla Latince’den İngilizce’ye kelime akını da hızlandı.

Eski İngilizce’ye Latinler dışında, Vikinglerin etkisiyle “Old Norse” denen dilden de büyük bir kelime ve gramer kalıbı etkisinin girdiği dönemdir de bu aynı zamanda. “They” , “them” , “are” gibi bazı temel kelimeler, bugünkü İzlandaca, Norveççe, İsveççe ve Danimarka dillerinin atası olan “Old Norse” dilinin İngilizce’ye hatıralarıdır.

Normanlar’ın canının sıkılması

İngilizce’de asıl büyük devrimi yapan ve bugünkü İngilizce’yi doğuran ise 1066 yılında başlayan Norman istilasıdır. 1066 yılında Hastings Savaşında Norman kavimler Anglo Sakson ordusunu yenerek, adada her şeyi bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde değiştirir. Tıpkı sadece 4 yıl sonra Malazgirtte kazanacak Selçuklu ordusunun Anadolu’yu bir daha asla eskisi olmayacak gibi değiştirmeye başlaması gibi… Büyük Britanya’da artık sonraki 3 yüzyıl için yönetim dili İngilizce değil Eski Fransızca’nın bir lehçesi olan Anglo-Norman dilidir. Elitler, aristokratlar ve saray Fransızca konuşmakta. Halk bir süre daha Eski İngilizce konuşur ama kısa sürede Fransızca’dan etkilenmeye başlar. Din adamları Latincenin etkisindedir. Fransızca’dan ve Latince’den sayısız kelime girmiştir dile. Yaşama mücadelesi veren Eski İngilizce, Latince etkisindeki İngilizce ve Fransız İngilizcesinin mücadelesi, bugünkü modern İngilizce’ye bazen aynı anlama gelen birden çok kelimenin ulaşmasının sebebidir. Mesela, krallık için, İngiliz etkili “king”, Fransız etkili “royal” ya da Latin etkili “regal” kelimelerini tercih edebilirsiniz. Hepsi İngilizce. Norman hakimiyeti, 1330′larda başlayıp nerdeyse bizim İstanbul’u fethettiğimiz yıllara kadar süren “Yüzyıl Savaşları”na kadar sürdü. İngilizce’nin 1066 savaşı ile başlayan bu dönemine dil tarihçileri, “Orta Dönem İngilizcesi” diyor.

İngilizlerin canının sıkılması

14′ncü yüzyılda yeniden Anglo Sakson etkisinin Britanya’da hakim hale gelmeye başlamasıyla İngilizce’nin de yeniden yükselme dönemi başladı. Bu aynı zamanda, Büyük Britanya İmparatorluğunun da doğmaya başladığı dönemdir. “Üzerine güneşin bir türlü doğmadığı bir adada” canları sıkılınca, üzerine güneşin batmadığı bir imparatorluk yaratma tutkusuna girdiler. İngilizin bu güneş tutkusu, ‘bizim Ruslar’ın “sıcak denizlere inme” tutkusunun aynısı. New York’a ilk geldiğimde, bu şehrin güneyindeki plajların(Coney Island, Brighton Beach, Staten Island’ın güneyi vs) hep Rus mahallesi olduğunu görünce, bunun bir espri değil bir milli şuuraltı olduğuna aynel yakin inandım.
İngiltere’de uzun süre yaşamış birçok arkadaşımdan hep aynı serzenişi dinledim; “Hava o kadar kötü ki, bu adamların niye dünyanın bütün güneşli coğrafyalarını istila etmeye gittiğini şimdi anlıyorum”. Geçenlerde içinde kaybolduğum bir etimoloji kitabında, bugünkü İngilizce’de ‘bulut’ anlamanına gelen “cloud” kelimesinin serencamını okurken, güneş ile kolonizasyon arasındaki bu teze dayanak olacak belirtilere rastladım. Bugünkü İngilizce’de gökyüzü anlamına gelen iki kelime var; “sky” ve “welkin”. Her ikisi de İngilizin ve İngilizce’nin güneş görmemiş zamanları olan Eski İngilizce döneminde “bulut” anlamına geliyormuş. “Sky” yukarıda bahsettiğim Viking dili “Old Norse”tan İngilizce’ye geçmiş ve bulut demekmiş. Yaşadıkları coğrafyaya bakınca, başını her göğe kaldırışta buluttan başka birşey görmeyenler için normal bir gökyüzü adlandırması. “Cloud” ise Eski İngilizce’de “tepe” demekmiş. Tepeden sonrası bulut, gerisini unut. Eski İngilizce’de gökyüzü için, bugün sonuna “s” eklenerek cennet anlamında kullanılan “heaven” kelimesi kullanılırmış. Kendimi bir an Dr Jung gibi düşündüğümde, kolonizasyon hastalığına, “cenneti arama” tanısı koyuyorum. Şekspirvari bir tat da katacak olursam, ‘dünyanın geri kalanına cehennemi yaşatarak cenneti aramak’ derim. Eski İngilizce’de gökyüzü için kullanılan “heaven” kelimesinin bizim Farsça’dan aldığımız “hava” kelimesine akraba çıkmasından korktuğum için bu hatıramı burada kesip, konuya dönüyorum.
Yeryüzünde tek bir İngiliz kalmasa bile…

Sömürge dönemi ve Şekspir İngilizcesi’nin bir dil olarak yükselişinin kilometre taşları. Adam o kadar muhteşem yazmış ki, yeryüzünde tek bir İngiliz kalmasa Şekspir külliyatından yeniden bu dili ortaya çıkarabilirsiniz. Türk entelijansiyasının hala keşfetmemiş olmasını bir türlü anlayamadığım Henry L. Mencken, “Amerikan Dili” adlı 1921 yılı tarihli kitabında, karşılaştırmalı filolojinin kurucusu Jakob Grimm’in 18′nci yüzyıldaki bir kehanetine dikkat çeker ki etkileyicidir. O dönemde, İngilizce hala Avrupa’nın beşinci dilidir. 1801 yılı tarihli bir istatistiğe göre dünyada Fransızca konuşanların sayısı 31,5 milyon, Rusça konuşanların sayısı 30,7 milyon, Almanca konuşanların sayısı 30,3 milyon, İspanyolca konuşanların sayısı 26,1 milyon ve İngilizce konuşanların sayısı ise 20,5 milyondur. O tarih itibarı ile ABD nüfusu sadece 5 milyondur. Devir 17′nci yüzyıldan beri Fransızca’nın devridir. Avrupa, Ön Asya ve Afrika’nın ‘lingua franca’sı Fransızcadır. İşte böyle bir dönemde bir Alman filoloğu olan Jakob Grimm, ekonomik, kültürel ve filolojik verileri dikkate alar ve der ki; “İngilizce, birgün dünyanın baş dili olacak. Refah, bilgelik ve ekonomik şartlarda, diğer hiçbirinin onunla rekabet şansı bulunmuyor.” Ancak, tohuma bakarak ağacı ve meyveyi sezebilme basireti herkese bahşedilmiş bir nimet değil.
19′ncu yüzyıl İngilizce’nin yavaş yavaş dünya siyaset ve edebiyat sahasında yükselmeye başladığı yüzyıl oldu. 20′nci yüzyıl ise İngilizce’nin yüzyılı oldu. Sabrınızı daha fazla zorlamayayım ve İngilizce’nin nasıl ve niçin dünya dili haline geldiği konusunda paylaşacaklarımı bir sonraki mektuba bırakayım.





Hilâl, Lale, Yıldız ve Bayrak

9 09 2009

Hilâl, Lale, Yıldız ve Bayrak

Osmanlı kültüründe Ebced son derece önemli bir hesaplamaymış. Pek çok şeyi bu hesaplamalarla yapmalarında elbet bir hikmet vardır. Mesela çoğumuz Lale’nin ve Bayrağımızdaki Hilâl  ve Yıldız’ın ne manalara geldiğini bilmez .
Mesela Lale : Osmanlı’nın bir döneminede damga vurmuş bu nadide çiçeğin Allah isminin ebcedi ile aynı değerde olduğunu belkide bilmiyoruz. Osmanlı ve Selçuklu kültüründe pek çok yerde Allah’ı simgelemesi için lale motifleri kullanılmış. Askerlerin kalkanlarında, zırhlarda, miğferlerde , silahlarda, Camiilerde.. Bu liste dahada uzayabilir. Biraz dikkat edersek etrafımızda ne çok lale motifi olduğunu görebiliriz.Hatta şekil itibariyle lale motifinin Allah isminin arapça olarak yazılımına benzediği için bu bir yerde simge olmuş . Mesela Askerler savaş alanında şehit olduklarında kullandıkları aletler yere düşeceği için bu aletlerine Allah yazmak yerine lale motifi çizmişler.Her ikisinin de ebcedi 66 etmekte 66 ise ” Elhamdülillâh”a denk gelir.
Gerçek lalelerin hepsinde renkli altı yaprak bulunur, bu ise imanın altı şartı ile aynı.
 Andadoluda ve özellikle balkanlarda 66′ya bağlamak gibi bir deyim sık kullanılmaktadır.Sadece şekil itibariylede kalmıyor . Arapça harflerle lale yazılması için arapça Allah kelimesindeki aynı harfler kullanılmakta. Sadece şekil itibariylede kalmıyor . Arapça harflerle lale yazılması için arapça Allah kelimesindeki aynı harfler kullanılmakta. Arap alfabesiyle yazılan Laleyi tersten okursanız ortaya Hilâl kelimesi çıkıyor.Lakin Hilâl şekli dolayısı ile değil ismi dolayısıyla sembol olmuştur. Bu manayıda Allah isminden almıştır.Arapçada Hilâl kelimesi 1 “He ” 1 “Lam” 1 ” Elif” harfleri bulunmakta.Mesela  İstiklâl marşımızda ” Çatma kurban olayım çehreni ey nazlı hilal . Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet bu celal ? ” mısrasında bayrağın ve hilâlin şahsına dile getirilen hitap, aslında doğrudan doğruya Allah’a niyazdır.Gerek Camiilerimizde kullanarak gerekse günlük hayatımızda kullanarak bir yerde Allah’ı anmış oluyoruz. Osmanlıda yine bir savaş stili olan hilal savaş tekniğinin temelleri yine Allah ve Hilal isimlerine dayanmaktadır.
Yıldız ise Hilâl’in kucağındadır ve Hilâlde olduğunun aksine doğrudan doğruya şeklinden alınmıştır. Bu şekil Arapçada ” Muhammed ” yazısının şeklidir. Hz. Muhammed ismi yazıldığında 1. “mim” in başı ,”ha” dirseği ,2.”mim”in kıvrımı ve ” dal” harfinin alt ve üst kanadı beş tane çıkıntı meydana getirir ve tam bir yıldız şeklini alır.Zaten İslam’ın şartları da beştir.
Türk bayrağında yerini alması ise 28 Temmuz 1389 yılındaki I.Kosova savaşı sonrasında akan kanın bir çukurda birikmesi sonucu üzerine yansıyan Ay ve Yıldız dan geldiği hep söylenmektedir. 28 Temmuz 1389 yılında gökyüzünden kanın üzerine yansıyan hernekadar yıldız değilde Jüpiter olması ihtimali günümüz teknolojisi kullanılarak ispat edilsede o dönemde gözle bunun Jüpitermi olduğu yoksa yıldızmı olduğu pek anlaşılması mümkün görükmemekte.

 

Lale

 

ay yildiz





Sevilla

2 09 2009

Guadalquivur Koprusu Tirana

Sevilla İspanya’nın Endülüs özerk bölgesinin başkentidir. Guadalquvir ırmağı’nın ( Arapçada El-Vâdi’l Kebir yani büyük nehir olarak adlandırılıyor ) halicinde Fenikeliler tarafından kurulduğu söyleniyor. Fakat şehrin bir kaç yerinde ki yazıtlarda Heraklesin kurduğu ve Cesar’ında büyütüğü yazıyor.Roma imparatorluğunun çoküşünden sonra ise Vizigot krallığının başkentliğini üstlenmiş.

711 yılında Tarık ibn Ziyad’ın kral Rodrik’in ordusunu yenmesinden sonra başlayan Endülüs eğemenliğinin önemli şehirlerinden birisi olur ve Endülüs döneminde İşbiliye adıyla anılmaya başlanır.1147′de Kuzey Afrika’dan gelen yeni bir harekat ile Sevilla başkent konumuna taşınır.Bu tarihten 1248′e kadar başkent olmanın ihtişamını yaşadı. Ne yazık ki Sevilla’nın düşmesinde ki etkenlerden birisi ise Beni Nasır Emirliğidir ( Granada ). O dönemde Kestilyalılarla anlaşma imzalayarak kendilerine dokunulmaması koşuluyla askeri yardımda bulunur.1492 yılında Beni Nasır Emirliğide Kestilyalıların eline geçecek böylelikle İber yarımadasında ki son İslam devletide varlığını yitirecek.2 Ocak 1481 yılında tarihe korkunç Engizisyon mahkemelerinin merkezi olur. Sevilla’da insanlık tarihinin görmüş olduğu en korkunç , en vicdansız ve en kanlı mahkemesinin kararları alınarak onbinlerce müslüman ve yahudi diri diri yakılmasına sahne olması ise unutulmamalıdır. Konuyla alakalı bir video linkini paylaşmak istiyorum fakat ingilizce yada türkçesini henüz bulamadım. Resimlere bakıldığında dahi nekadar acımasız olduğu açıkça görülüyor. Batının modernizimi bu olsa gerek.
http://www.youtube.com/watch?v=RfgYd4GkMrU

1248′de Kestilya kralı III. Ferdinand el Santo tarafından ele geçirildikten sonra müslüman ve yahudilere şerhirden gitmek yada kalmak konusunda serbest bırakılmasına rağmen pek çoğu son kale Granada’ya göç etmişler. Sevilla, İspanya’nın emperyal döneminin başkenti olduğundan Latin Amerika’dan tüm ganimetler ilk buraya gelirmiş. Guadalquvir ırmağı’nın büyük gemilerin nehirden içlere kadar giremez gelinceye kadar Sevilla yine İspanya’nın en gözde şehirlerinden birisi olmaya devam eder.Zannedersem bu yüzden şehirde ihtişamlı onca saray bulunuyor.
Guadalquvir ırmağı şehri ikiye ayırıyor . Bir yakası Santa Cruz diğeri ise Trina.

Sevilla 12

Giralda ( Sevilla Katedrali ) :

giralda 0323
Sevilla Kaedrali aslında 12. yüzyılda camii olarak inşa edilmiş fakat şehir 1248 yılında Kestilyalıların eline geçince Camii yıkılarak yerine katedral inşasına başlanmış.1506 yılında 100 yıllık bir inşadan sonra günümüzdeki haline gelmiş. Camii olarak tam nasıl bir yapıya sahipti bilinmiyor. Zaman zaman eklentiler yapılarak Roma’daki St.Peters (Vatikan) ve Londra’daki St.Paul katedrallerinden sonra dünyanın en büyük üçüncü katedrali haline getirilmiş.
Her nekadar yok edilmeye çalışılsada gerek katedral içinde gerekse minaresi çan kulesine çevrildiği halde kulesinde islam sanat etkisi görülmekte.Zaten kule eskiden minareymiş ve sadece eklentiler yapılarak bugün ki hale getirilmiş.

Katdralin beyaz mermer sütunları ve duvarlada ki arap tarzı işlemeleri buna açıkca bir gösterge olsa gerek. Gerçi hernekadar gotik işlemeler ağır bassada Endülüs tarzı her köşede kendisini gösteriyor. Söylentiye göre Kral katedralin okadar büyük olmasını istiyormuş ki yapanların deli olduğu düşünülsün ve hayretle bakılsın. Bir diğer rivayete göre Kral Vatikan’a söz vermiş size dünyanın en kalabalık kilisesini ziyaret etme şerefini vereceğim demiş.Katedral 116m boyunda , 75m eninde ve 56m yüksekliğinde dikdörtgen bir yapiya sahip.
Kilisenin 30 ayrı bölümlerinden birisi Capilla Mayor yani ana şapel 1482-1564 yılları arasında Flaman sanatçı Pieter Dencart tarafından İsa ve Meryem’in hayatından sahneler tasvir edilen 45 altın kabartmayla süslenmiş.Özelikle altar bölümünde kullanılan altınlar Güney Amerika’dan getirilmiş.

Capilla Mayor
Amerikayı keşfe Sevilla’Dan çıktığı için Kristof Kolomb’un mezarıda bu katedralin içinde bulunuyor. Dominik Cumhuriyeti’nde mezarlarıda bulunuyor.
Rivayete göre Kolomb kendisini keşfe gönderen Kralice Isabella ile anlaşmazlığa düşer ve Ispanyol topraklarına gömülmemek istediğini belirtir. Bu yüzden tabut toprağa değmiyecek şekilde dört heykelin omuzları üzerine yerleştirilmiş.

colomb mezar

Sevilla Katedrali aslında bir kaç ırkın ve toplumun soykırım yapılarak , yer yer altınlarına zorla el koyarak süslendiği bir yer olarak da nitelendirilebilir. Engizisyon kararlarının merkezi olması sebebiyle burada büyük vahşet kararlarıda alınmış.
Giralda katedral kulesi şehrin simgesi haline gelmiş İslam dönemi eserlerinden birisidir. Kulenin içerisinde merdivenler değil rampa var. Eskiden kulenin tepesinden bakır bir kubbesi varmış.Minare hem ezan okumak hem de astronomik glzlemler yapılmak için kullanılmış. Kubbenin şu anki yüksekliği 90 metre sadece 20 metresi sonradan çan kulesi için eklenmiş.İspanyolların kuleye Giralda ismini vermeleri ise , kulenin üzerinde bulunan ve Cervantes’in eserindede anlatılan müslümanlara karşı hiristiyanların zaferini betimelyen heykelden aldığı söyleniyor.

giralda 0253

Torre del Oro (Altın Kule): 1220 yılında Müdavvidler döneminde Sevilla şehrinin güvenliği için yaptırılan surların alt bölümüdür. Nehrin karşı kıyısına zincirler gerilerek gemilerin geçişi kontrol altında tutuluyormuş. Alcazar sarayına kadar uzanan surların bir devamı olduğu biliniyor. Halen surlar şehrin muhtelif yerlerinde görülebilmekte. 12 köşeli bir yapıya sahip . Çatısının altından yapıldığı için bu isim verildiği düşünülmekte.Kule günümüzde denizcilik müzesi olarak kullanılıyor. Kuleninde bulundugu El Arenal ( Santa Cruz yakası ) bölgesinde arena, Magdenala Kilisesi, güzel sanatlar müzesi ve Opera binasıda bulunmakta.

Torre del Oro

Flamenco’nun Doğuşu : Abbasiler döneminde Bağdat Halifesi olan Harun Reşit’ in sarayında, müzik konusunda yetenekli adı da Zeryab olan bir genç varmış. Sahip olduğu müzik yeteneği sayesinde sarayın müzisyeni olarak dikkatleri üzerine toplamış. Zeryab’ ı çekemeyen fesatlar onu kötülemeye başlamış. Buna dayamayan genç, kaçarak soluğu Cordoba’ da almış. Zeryab, burada bir müzik okulu açmış ve çok başarı olmuş. Zamanla işin içine dansı katmış. Böylece Flamenco’ nun temelleri atılmış. Flamenco; Aşkı, nefreti, kederi bazen de coşku ile hüsranı aynı anda anlatırmış

flamenco 534

ALCAZAR

İsmi Arapça’dan İspanyol diline girmiş olan Al-Kasr kelimesinden gelmektedir. Müdahhidler döneminde Toledo’lu mimar Calubi tarafından yapımına başlanan saray o günlerde geniş bahçeleri ile göz kamaştırıyormuş.
O dönemde Sevilla Müvahhitlerin başkenti olduğu için sultanlar burada ikamet ediyorlarmış. Bu yüzden saray surlarla çevrilerek nehrin kenarındaki Torre del Oro (Altın Kule) ile deniz bağlantısıda sağlanıyormuş.
Sevilla’nın Kestilyalıların eline geçmesinden sonra bir kısmı yıkılarak bir sonraki halini almış. Hatta Sevilla’yı alan III. Ferdinan burada ikamet etmiş ve burada ölmüştür.Sevilla depreminin ardından sarayın pek çok bölümünün yıkılmasından sonra Gaddar Pedro lakablı I.Pedro El-Cruel tarafından Müslüman usta ve işçilerine yeniden yaptırılarak günümze kadar gelmesini sağlamış.Gaddar Pedro hernekadar El-Hamra sarayı kadar güzel olmasını istesede ancak onun yanına yaklaşamayacak bir kopyası olabilmiş.
Alcazar sarayına Puerto del Leon ( Aslanlı Kapı) ‘dan giriliyor. Bu kapı üzerinde Sevilla seramiklerinden elinden haç tutan bir aslan bulunmakta.

Puerto del Leon
Sala de Justica ( Mahkeme Salonu ) : dış cephesi göz alıcı renklerle parlatılmış , mermerden küçük sütünlarla da son derece hoş bir görüntü ortaya çıkarılmış.Salonun tahta tavan işlemeleri ise Elhamra sarayında ki kadar olmasada oldukça güzeldir.
Bu sarayda da Müdaviler döneminden kalma izleri hemen görmek ve bu saraya has olan bir yazıyı keşfetmek için biraz dikkatli bakmak gerekiyor. Zannedersem bu sarayın simgesi ” Yegane fatih Allah’tır ” yazısı olsa gerek. Sarayın pek çok bölümünde görülebilmekte.

Sala de Embajadores ( Elçiler salonu ) : bu salonda ki tavanın tahta işçiliği göz kamaştırır cinsten. Yabancı elçilerin kabul edildiği ve devlet işlerinin görüşüldüğü ana bölümlerden birisi olması sebebiyle oldukça güzel ve itinalı bir işçiliğe sahip. Salonun avluya açılan cephelerindeki mermer sütunlar Cordoba’da ki Medine az zahata sarayından sökülerek buraya getirtilmiş.

salon de los Embajadores
Alcazar Sarayı elhamra’nın aksine birbirine benzer odalardan oluşmakta. Elhamra’Da ise her biri birbirinden farklı yapılardı. Burada ise birbirine çok benzer pek çok odalardan ve avludan oluşuyor.

Casa de la Contratacion ( Amiraller Binası ) : İspanya’nın deniz aşırı seferleri kararları verilmiş ve yönetilmiş. Gerek Balboa ve Macellan gerekse Christof Colomb Amerikaya yaptığı seyehat kararlarını kraliyet mensuplarına burda bildirmişler. Yine Amerika’ya yaptığı 2. seyehatinden dönen Christof Colomb , Kralice Isabel tarafından bu binada kabul edilmiş. 2 katlı binanın üst katı galen Kraliyet ailesine ait ve zaman zaman burada kalmaya devam ediyorlarmış. Binada ayrıca İspanyol ressamların tablolarıda sergilenmekte.

casa Contratacion
Patio de las Doncellas ( Bakireler Salonu ) : Kırk tane ikiz halde dizilmiş elli iki mermer sütunla çevrilmiş olan avlunun üçgen şeklinde kemerleri bulunmakta. Süslü duvarlarında ve tavanda ki arapça yazı ise dikkati çeker durumda. Dikkatli okunduğunda ise Kur’an da ki İhlas Suresi olduğu anlaşılmaktadır. Sarayın en meşhur ve en çok ziyaret edilen bölümlerinden birisi . Nedeni ise 2004 yapımı ” Kingdom of Heaven ( Cennetin Krallığı )” filminde Kudüs kralının sarayı bölümleri burada çekilmiş ve kralın sarayı olarak burası gösterilmiş.Yine 1992 yılı yapımı ” 1492 – Conquest Of Paradise ( 1492 – Cennetin Keşfi ” ) filminin bir bölümü yine burada çekilmiş.
Avlunun alt kısımları arap stiline sahipken üst katları V.Carlos tarafından ( Elhamra sarayındaki o çirkin yapıyıda oraya yaptıran ) rönesans stilinde inşa edilerek bir kavram kargaşasına sebeb olmuş. Patio de las Doncellas avlusundan sarayın küçük kilisesine , elçiler salonuna ve kralların dinlenme odalarına geçişler bulunmakta.

Patio de las Doncellas
Sarayın en önemli iki bölümünden birisi Salas de las Fiestas ( Tören Salonları ) 13.yy da yaılmış ve duvarındaki çiniler sonradan eklenmiş. Büyük salonda ise tarihi zaferlerin resmedildiği halılarla süslenmiş.Bunlardan en meşhuru ise V.Carlos’un Tunusu işgal edip onbinlerce kişinin kanını döktüğü savaşı betimleyen halıdır.

Arka avlu’dan geçilince Jardin del Estanque ( Dans bahçesi ) , Jardin de las Flores ( çiçek bahçesi ) , Jardin de los Poetas ( şairler bahçesi ), Jardin del Estanque ( havuz bahçesi ) gibi pek çok bölümleri olan birbirinden güzel bahçeleri bulunmakta.

Ayrica 2008 yılında Sakıb Sabancı Müzesi’nin ” Osmanlı Hat Sanatı ” isimli o muhteşem sergiside bu sarayda açılmıştı.

sevilla 4





Son Kale El-Hamra

22 08 2009

Elhamra , Kelime manasının arapça’dan geldiği söyleniyor. Kırmızı demekmiş.
Saray bu ismi hem üzerinde bulunduğu tepen’nin hemde inşasında kullanılan taşların kırmızı oluşundan aldığı görüşü hakim.
Lakin sarayın üzerinde bulunduğu tepenin ismi Sabika tepesi. Arapça kelime manası herşeyin başlangıcı anlamına geliyor. Ne tuhafdır ki herşeyin başlangıcı olarak nitelenilen bu tepe herşeyin sonu olacak ve Endülüsün son kalesi olarak tarihe geçecektir.

elhamra 00056

Elhamra sarayı kurulmadan önce sabika tepesinin üzerinde Alcazba ve Gırnata kulesi varmış. O dönemlerde daha çok savunma amaçlı düşünüldüğü için dışarıdan görünümü oldukça hantal ve sıradan bir görünüme sahip.
1232 yılında Gırnata ( Granada ) Emirliği yada bir diğer ismi ile Beni Ahmer ( Nasiriler ) devletini kuran I. Muhammed ( Muhammed bin Ahmer ) tarafından atılmış. Saray aynı ailenden değişik Emirler (III. Ebu Abdullah Muhammed, I.Ebul Haccac Yusuf ve V.Muhammed) tarafından zamanla genişletilerek ilaveler genişletilmiş.
Beni Ahmer Devleti ( 1232 – 1492 ) : Devletin kurucusu Muhammed bin Ahmer isminde emirdir. Kestilyalıların Yeniden Fetih ( Reconquista ) harekerinin güçlenmesi ile yoğun göç alarak güçlenmiş. Beni Ahmer emirliği siyasi ve askeri bir güç olmaktan daha çok kültür ve medeniyet altında üstün bir varlık gösterdi. Kastilya Kraliçesi İzabel ile Aragon Kralı Ferdinand’ın evlenmesi ile başlayan ve Vatikan’ında destek verdiği yeniden fetih hareketi sonucu Beni Ahmer Emirliği Kestilyalılara teslim olma yoluna girer.14. yy. sonlarından itibaren Kastilyalılar Gırnata’ya karşı değişik bir savaş taktiği uygularlar. Çünkü yapılan klasik hücum ve şehir kuşatma tekniklerinde belki bir kaç kale ele geçirilmekte, ama pek çok Hıristiyan askeri de ölmektedir. Hatta ele geçirilen bu kaleler bile bazen karşı hücumla tekrar kaybedilmektedir. Geliştirilen yeni taktik, Gırnata sultanı ve halkının lükse, refaha, bolluğa ve eğlenceye alıştırılması, saraydaki taht çekişmelerine destek verilmesi, bu arada halkın, sudan bahanelerle sultana karşı kışkırtılmasıdır. Bu taktikte de etkili olurlar. Bilhassa yönetici kesimin aile hayatında Hıristiyan adetlerinin yavaş yavaş yer etmeye başladığı, düzenlenen kır eğlencelerine Müslümanların ailece katıldığı, bu eğlencelere komşu Kastilya kentlerinden katılan kadınların o döneme göre çok da mutaassıp olmayan kıyafetler giydikleri görülür. Kastilyalıların desteğiyle şehre ucuz ve bol miktarda sevk edilen tüketim maddeleri sebebiyle insanların lükse ve rahata alıştıkları da gözlenir. Saray erkanında ise sefahat düşkünlüğü başlar. Kastilyalılar tüm bu çabalarının meyvelerini bir asra yakın süre sonra, Gırnata’nın teslim anlaşması ile alacaklardır.

boabdil isabella

Gırnata’da taht saltanatı adına kanlı bir iç savaş hüküm sürmektedir. Bir baba ile oğul (ve amca) arasında geçen bu iç savaşta baba Ebu’l-Hasan Ali (Mevlaye Hasan), oğul XI. Muhammed Ebu Abdullah es-Sağir, amca ise XII. Muhammed Ebu Abdullah ez-Zağal’dır. Uzun yıllar süren bu iç savaş, bir yandan savaşçı kimliğe sahip binlerce insanın ölümüne mâl olurken, bir yandan da Hıristiyanların kuşattığı kentlerin (yardım gönderilemediği için) düşmesine sebep olur. Kastilya’lıların Cebelitarık’ı işgal ederek deniz yolunu tıkadığı 1462′den sonra, yani Gırnata’nın son 30 yılı içinde saltanat tahtının dört sultan arasında 7 kere (genellikle de kanlı biçimde) el değiştirmiş olması, sona yaklaşılmış olunduğunun önemli bir göstergesidir. Baba-oğul ve amcanın değişik zamanlarda Kastilya kralının yanında yer alarak bir diğerine karşı mücadele etmesini de aynı düşüş göstergesi içine eklemek gerekir.
II. Ferdinand tarafından gönderilen teslim anlaşmasını tartışmak için hükümdar XI. Muhammed, Gırnata’nın ileri gelenleri ile Elhamra sarayında bir toplantı yapar. Hükümdar ve eşrafın çoğu, halkın katliama uğramaması için teslim anlaşmasının imzalanması fikrindedir. Ordu kumandanlarından Musa bin Ebu’l-Gazan ise, Hıristiyanlara güvenmemek gerektiğini, onların bu anlaşmaya kesinlikle sadık kalmayacaklarını, şimdi şerefiyle ölmeyi bilmeyenlerin bunu bizzat yaşayacağını, ama kendisinin bu günleri görmeyeceğini söyler. Ziya Paşa’nın Endülüs Tarihi kitabında bu sözler şöyle özetlenir:
“Ey İslam’ın gayret sahipleri; boş yere üzüntü ve matem tutmak çocukların ve kadınların işidir. Gözyaşı dökmek yerine, Ahiret köprüsüne kadar kanlarımızı döküp mertliğimizi gösterelim. Devleti ve vatanı uğrunda canından geçenler topluluğu içinde bulunmak, velinimetinin son nefesinde başı ucunda ağladığı kimselerden olmaktan iyidir. Eğer siz düşmanı sözünde durur zannediyorsanız aldanıyorsunuz. Onların bizim kanımıza nasıl susadıklarına, şimdiye kadar şahit olduğumuz durumlar yeterli delil değil midir? Sonuçta uğrayacağımız tehlikelere oranla, şu an korkmakta olduğumuz ölüm pek ehven kalır. Mal- mülk korumak derdiyle şan ve namuslarını terk eden ödlekler, yakın zamanda en kıymetlileri olan mal ve mülklerinin gözleri önünde yağma edileceğini, güya koruyacağı ve hürmet ettiği mescit ve camilerine ne kadar hakaretler olacağını, karılarının, erkek ve kız çocuklarının terbiyesiz ve alçak düşman askeri kucağında onlara şarap kadehleri sunduklarını göreceklerdir. Afrikiye’deki İslam meliklerinden yşardım isteyelim ve daha olmazsa ittifakla gücümüz yettiğince kendimizi savunmaya gayret edelim. Ben nasıl olsa bu kötü durumdan nefsimi kurtarmanın yolunu bulurum. Fakat bunca ümmet-i Muhammediyeye acırım.”
Rivayete göre, meclistekilerden bazıları ona hak vermekle birlikte çoğunluk bu fikre karşı çıkmış, o da üzülerek eve dönmüştür. Anlaşma imzalandıktan sonra, şehrin teslimini beklemeden silahını kuşanıp atına binmiş, El-Beyazin (Albaicin) semtindeki Levir (Elvira) kapısından çıkmış ve bir rivayete göre gözden kaybolmuş, bir rivayete göre de düşman askerleriyle gücü tükenene kadar savaştıktan sonra şehit olmuştur. Onun meclis huzurunda söylediklerini ise eksiksiz olarak gerçekleşecek ve Gırnata halkı, tepkisizliğinin faturasını çok ağır ödeyecektir.
Son hükümdar XI. Ebu Abdullah Muhammed, şehri teslim ettikten sonra ailesi ile birlikte sarayı terkeder. Bir süre mecburen ikamet edeceği el-Buşurrat (Alpujarras) bölgesine gitmek için dağdaki patikayı tırmanırken, tepeden son bir defa Gırnata’ya bakar ve ağlar. Annesi Ayşe, “Ağla oğlum ağla! Vaktiyle bir erkek gibi savunamadığın şeyler için şimdi bir kadın gibi ağlamak yaraşır sana” der. Hükümdarın ağladığı bu tepe, daha sonra Puerto del Suspiro del Moro (Mağriplinin=Arabın ağladığı yer) diye anılmaya başlar. Ebu Abdullah Muhammed, Sierra Nevada dağlarının Akdeniz’e uzanan bölümündeki Alpujarras’ta çok zor şartlar altında ikamet eder. Daha sonra maiyetiyle birlikte Fas’a geçer. Orada beklediği ilgiyi görmez. Perişan halde, fakir bir hayat sürer. Akıbeti ve nerede öldüğü bilinmemektedir.

Kısaca Beni Ahmer Emirliğini özetledikten sonra kaldığımız yerden devam edelim .

Kuşkusuz sarayın bu kadar harika oluşunda ki bir sebeb ise , 1236 yılında Cordoba ( Kurtuba ) ve 1248 yılında Sevilla ( İşbiliye ) şehirlerinin Kestilyalılar tarafından ele geçirilmesi sonucu Granada’ya olan göçler olduğunda pek çok tarihçi hemfikir. Zira Endülüsün başkenti olan Cordoba’da yaşayan yüzbinlerce Müdeccer ve Mütehhir akın akın Granada’ya son Endülüs kalesine sığınmışlar. Aralarında bilimin en üst isimlerinin olduğu ise kaçınılmaz.

Yahya Kemal BEYATLI İspanya’daki elçilik görevi sırasında sarayı ziyaret etmiş ve şu satırları kalema almış :
“… Elhamra’ya basit bir dış kapıdan giriliyor. Girerken hârikulâde bir mekan içine girileceğinin farkına bile varılmıyor. Girdikten sonra bir alemden başka bir aleme geçmiş, sanki bir rüyanın ortasına düşmüş gibi gözlerimi kapadım ve açtım, öylesine bir hayret içindeydim. Bu şaşkınlık daireden daireye geçtikçe arttı. Nazar değmemiş bir beyazlık içinde, sülüs bir yazı sarmaşığı gülümseyen bir güzellikle bütün duvarları sarmış; nakışın ve oymanın hudutsuz oyunları, tavanların derinliklerine kadar her tarafı örtmüş, ama her taraf yine de bembeyaz görünüyor.”

Evet büyük ustad Beyatlının dediği gibi bir adeta alemden bir aleme geçiş . Dışarıdan hantal ve sıradan görünen bu yapıya basit ve sade bir kapıdan girildiği anda başka bir alemde olduğunuzu anlıyorsunuz.Elhamra sarayı aslında pekçok bölümden oluşan bir komplex. Bir bölümü Granada’nın düşmesinden sonra yıkılarak bugün hala ortasında bulunan V. Carlos sarayı yapılmış. Yıkılan bölümde kışlık saray olduğu düşünülsede bu bölümllerin ne büyüklükte ve bu yıkımla neler kaybettiği hiç bir zaman öğrenilememiş.

Saraya Puerta Judicaria ( Mahkeme Kapısı ) isimli bölümden giriliyor. Kapı üzerindeki kemerde ispanyol arapçası karakterleri kullanılarak ” Bu mahkeme kapısı adalet sahibi ve müslümanların lideri Sultan Ebu Velid bin Nasr oğlu Sultan Ebu Haccas Yusuf emirleriyle yaptırılmıştır.Allah onun amellerini ve girdiği gazaları mübarek kılsın . Burası 749 ( M.S. 1348) yılında inşa edildi. ” yazıyor.
Mahkeme kapısı üzerinde anahtara benzeyen bir sembol var. Bu sembol Cennet kapılarını açma ve kapama gücünü temsil ediyor.Bu sembolü sarayın muhtelif yerlerinde yine görülüyor.

elhamra 00123

Mexuar :

Mexuar yani Meşver salonu zamanla oldukça değişikliğe ve tahribatlara uğramasına rağmen hala göz alıcı bir güzellikte. 1312 ve 1391 yıları arasında sultan I. İsmail , I.Yusuf ve V.Muhammed zamanlarında yapılmış. Sarayın idari kısmı ve mahkeme salonu bu bölümde bulunuyor. Emir pazartesi ve perşembe günleri halkın dertlerini burada dinliyor ve halkı ile burada bütünleşiyormuş
Sarayın mahkeme salonu olarak kullanıldığı rivayet ediliyor zira giriş kapısında ki ” Gir ve adaleti seslendirmekten korkma. Adaleti burada bulacaksın ” yazıs ve duvarlarındaki işlemeler bunu doğrular durumda.
Burada ve sarayın adeta bütün duvarlarında ravaklarında en dikkat çekici yazı “Ve lâ gâlibe illallah”. Meşver bölümünün ortasında büyük bir tas şeklinde bir havuz mevcut.Duvarlarda ki eşsiz güzellikte ki ince oymacılıkta birbirinden güzel arapça şiirler , güzel sözler ve Kur’an dan ayetler var. Duvarları süsleyen hat işlemelerinin hiç birisi tesadüf eseri oraya yerleştirilmemiş.Her birinin ayrı bir önemi ve manası var.
her detay itina ile hesaplanmış.
Yapılan araştırmalarla duvarlarda ki binlerce şiir ortaya çıkarılmaya devam ediyor.
Her nekadar İspanyollar Elhamra’nın önemini kavramış olsada bir zamanlar burası koyun ağılı olarak kullanılmış.
( İstişare Odası )Meşveret Salonunun bu bölüm sarayın diğer bölümlerine göre daha sade. Duvarlarının alt kısımları mozaiklerle süslü . Birbirinden güzel ve geometrik duvarın üst kısımlarında ise yine arapca hat sanatının en güzel örnekleri görülmekte.
Bu bölümde bütün saraya hakim olan tılsımlı söz ” Ve la galibe illallah ( Allah’tan başka galip yoktur ) ” ilkörnekleri çiniler üzerine işlenmiş olarak görülmekte.

la galibe illlah 0314
Tavanda ki ahşap işlemeli tavan dört sütünun üzerinde oturtulmuş.
Endülüs sanatının temeli olan üç ana element çiçek , yaprak ve birbiri içine geçmiş olanbant motiflerin taş üzerine işlenmiş hali en güzel burada görülebilmekte.

elhamra 03243

Komares Sarayı :

Meşver avlusunun güneyinde özellikle renkleri ile dikkati çeken kapıdan geçilerek Comares avlusuna ulaşılıyor.Buranın bir diğer ismi ise ” Mersinli Avlu “. Havuzun kenarında dikili mersin bitkisinden geliyor bu isim. Büyük bir havuzun ertadında pek çok odadan oluşuyor Havuz oldukça görkemli. Sarayın hemen hemen bürün bölümlerinde havuz olması ve suyun her alanda kullanılıyor olması çok dikkat çekici. Kurak bir tepenin başında kurulu olan Elhamra sarayında suyun bukadar ustalıkla kullanılmış olması ayrı bir düşündürücü konu olsa gerek.

elhamra 02689
Büyük bir havuzun olduğu bu bahçe ve etrafındaki mekanlar diplomatik ve politik görüşmeler ve etkinliklerin yapıldığı bir komplex olarak kullanıldığı belirtiliyor.
Bu havuz ise devlet elçileri ve konuklarının sultanın huzuruna çıkmadan önce bekledikleri ön kabul yeridir.Taş süsleme sanatının en güzel örneklerini burada görmek mümkün. Özellikle dikkati çeken yine o tılsımlı sözcük , fakat burada kalkan şekkileri üzerinde işlenmiş halde burada daha farklı olarak göze çarpıyor.
Mersinli avlunun kuzey bölümünde Vezirler Odası onun arkasında ise Elçiler Salonu bulunmakta. Avlunun güney kısmındaki yedi kemerli ve üç katlı revakın bulunduğu yapı V. Carlos sarayının yapımı sırasında yıkıldığı için orjinalitesini kaybetmiş.Yıkılan kesimde pekçok oda ve salonun olduğu düşünülsede detaylı bir şey söylenilemiyor.
Bütün bu revaklarda tavan ahşap ve sedef işlemeli ve düz inşa edilmiş.Havuzun doğu kenarındaki kapıdan ise Aslanlı Avlu, Harem ve hamama geçiş verilmiş.

elhamra 03614

Divan Odası : Arapça Al-Bakara yani bereket kelimesinden gelen Sala de la Barca demek. İspanyolcaya arapçadan geçen ve halen kullanılan 3bin kelime var. Divan odası vezirler tarafından kullanılan bölüm.Yine duvarlarda taş işçiliğinin ve tavandaki ahşap işçiliğinin en güzel örneklerini burada görmek mümkün.

elhamra 02987

Büyükelçiler Salonu :
Büyükelçiler Salonu ( Sala de Los Embajadores) :
Sarayın en büyük kulelerinden birisi olan Komares Kulesi ( Torre de Comares ) içerisinde bulunuyor.
Bazı araştımacılar Comares isminin arapça Al-Kamer kelimesinden geldiğini ve bu kulenin daha önceleri gözlem evi olarak kullanıldığını iddia ediyorlar.
Divan odasından çift kemerli bir bölümden geçilerek giriliyor. Bu iki bölüm arasında iki küçük mekan daha bulunuyor. Birisi tek kemerli kapıdan girilen mescid ötekisi ise çift kemerli bir kapıdan girilen elçilerin bekleme salonu.
Tavanı oldukça yüksek , yüksekliği 18 metreye kadar ulaşıyor. Duvarları ise bir oda büyüklüğünde geniş her kenarı 11 metre olan bir kare şeklinde.Duvarlar duvarlar altin varaklarla süslü.Elhamra sarayının en hayran olunan bölümü bence burası.
Sedir ağacından yapılmış olan tavanı görülmeye değer. Binlerce küçük parçanın üst üste ve yan yana muhteşem bir mimari ile birleştirilmesi ile bir eşinin zor yapılacağı bir yapıya sahip.Bu tavan, üzerinde ” O yedi göğü birbiri üzerine tabaka tabaka yarattı. Rahman’ ın yaratmasında bir aykırılık göremezsin.” ayetinin bulunduğu bir korniş üzerinde yükseltilerek oldukça anlamlı bir bütünlüğe kavuşturulmuş.
Tavandaki oymaların hiç birisi birbirnin aynısı olmamakla birlikte odayı aydınlatan beş pencereden süzülen ışıkla değişik renklere bürünmesi bu sarayın nasıl bir sanatın eseri olduğunun apaçık bir şahidi olsa gerek.

Aslanlı Avlu ( Patio de los Leones ) :
1354-1359 yılları arasında hüküm süren V. Muhammed zamanında yapılmıştır.
28 – 16 metre boyutlarında ve 124 mermer sütünla çevrelenmiş bu alanda oldukça ilginçtir.
Avlunun özelliklerinden birisi diğer avlulardaki gibi burada çini süslemeler yerine kırmızı renkte boyalı basit bir sıvada kullanılmış.Yine burada o tılsımlı cümle ” Ve la galibe illalah ” . Kabartmalarda yine endülüs sanatının elementlerinden yaprak motifi sıkça kullanılmış. Avlunun ortasında 12 aslan heykelinin taşıdığı bir havuz bulunmaktadır. Avluya ismini verende bu aslan heykelleridir. Bu aslanlı havuz hakkında pek çok araştırmalar yapılsada henüz modern bilim sırrını çözememişler. Dairesel bir taban üzerine yerleştirilen aslanlar aslında hem güneş hemde su saat iişlevi görebilen bir yapıya sahipmiş.Dikdörtgen şeklindeki avlunun her bir kenarı tam olarak doğu güney batı ve kuzey yönlerine karşılık gelerek üzerine düşen gölge ile güneş saati olarak kullanılıyormuş.Bir diğeri ise, aslanların ağzından akan su ile oluşturulmuş olan su saati. Malesef zaman içerisinde bakımı yapılmadığı vede düzeneğin nasıl işlediğini bilimadamları henüz anlayamadığı için günümüzde nasıl işlediğini göremiyoruz.
İslam sanatında özellikle 13. yüzyılda heykel ve resim yapmanın yasak olduğu bir dönemde yapılmış olması oldukça ilginçtir. Kimi tarihçiler bu heykellerin ve sarayda bulunan hükümdar resimlerinin sultanların batıdan etkilendiğini savunurken. Kimi tarihçiler ise bu heykellerin Endülüsteki yahudi toplumunun göstergesi olduğu tezini savunuyor.Süleyman tapınandaki sırtında denizi taşıyan 12 öküz bir yansıması olduğu görüşüde hakim.
Aslanlı avlunun bir diğer özelliği ise her bir köşesinde ayrı bir salonun bulunmasıdır.

Aslanli avlu 443

aslanli avlu 216

Alberca Avlusu : Arapça havuz veya sarnıç manasında kullanılan ” Al Birka ” kelimesinden geliyor. Saray camiine girmeden önce abdest almak amacı ile kullanıldığı düşünülmekte.

Abencerrajes Salonu ( Sala de los Abencerrajes ) : Her iki yanı beyaz mermer sütünlu kemerle iki ayrı bölüme ayılmış. Diğer bölümlerde olduğu gibi buradada bir havuz bulunmakta. Elhamra sarayının en önemli özelliklerinden birisi yine burada da karşımıza çıkıyor. Duvarlarında alt kısmı mavi , yeşil , kırmızı ve beyaz renkli çiniler eşsiz güzellikte kullanılmış.
Bu salonun ismi Granada Emirliğinin soylu ailelerinden birisi olan Abencerrajes ailesinden alıyor.
Anlatılan bir hikayeye göre , ailenin sürekli güç kazanmasını istemeyen diğer aileler kimilerine göre Kestilyalılar bir dedikodu çıkarır. Emirin eşi ile bu aileden bir genç arasında aşk macerası yaşandığı dedikodusu bütün Granada’yı kısa sürede sarar. Bu dedikodularla zor duruma düşen Sultan Ebu Hasan bir davet verir . Gecenin ilerleyen saatlerinde bu salonun ortasında 36 Abencerrajeslının boynu vurulur. Salonun ortasındaki havuzun icinde yıllardır hiç çıkmayan kırmızı rengin boynu vurulan aile fertlerine ait olduğu söylenir. Bu olaydan sonra Sultan eşi Ayişe Sultan’dan soğuyacak bir süre sonra kalelerden birisine hapsedecektir.
1829 yılında Amerikan elçisi olarak burada bir süre ikamet etmiş olan Washington Irving bu suikastan bahseder ve konunun dedikodudan dolayı değil aksine Sultan Ebu Hasan’ın iki eşinden Ayişe’yi bu ailenin desteklemesi olduğunu yazmış.

Harem :

İkiz Kizkardeşler Salonu ( Sala de Dos Hermanas ) : Salon rivayetlere göre en eski bölümlerden birisi.Burası Abencerrajes salonunun karşısnda bulunur ve aynı onun gibi çift katli bir görünüme sahip.Bu salonun çok iyi muhfata edilmiş sarkıt bir çatısı bulunmakta ve 5bin alçı sıvadan oluştuğu bilgisi veriliyor.Salonun ismi zeminin bir bölümünü meydana getiren ikiz mermer dilimlerinden alıyor.Tavan ise kare zeminden geçiş yapılıp sekizgen bir kubbe haline getirilmiş. Kubbeye geçişteki sekizgen duvarın ortasına bir şerit halinde Gırnata Sultanlığı’nı ifade eden arma yerleştirilmiş.

elhamra 03769
Hükümdarın özel malikanesi ve hanımlara ayılmış bölüm sarayın en göz alıcı ilk beş bölümlerinden birisidir.Salonun içi tıpkı diğer salonlarda olduğu gibi eşsiz güzellikte geometrik çizgiler , çiçek desenler ve Arapça işlemelerle doludur.Yine buradada sarayın o tılsımlı sözcüğü ” Ve la galibe illallah ” en güzel haliyle görülebilmektedir. Ayrıca salonun duvarlarinda diğerlerinden farklı olarak birde kaside yer almaktadır.
Daraxa ( Sala de los Ajimeces ) : Bu bölüm hanım sultanların özel daireleridir ve ikiz kızkardeşler salonu’nun kuzeyinde bulunur.Diğer salonların aksine burada göze çrpan en önemli özellik süslemelerin metal sırla kaplanmış olmasıdır.

elhamra 03402
Mirador de Lindaraja : Tahtan indirilmesi sonucu Granada’ya sığınan Malaga emirinin kızıyla Sultan’ın evlenmesiyle bu salon güzeller güzeli Lindaraja’ya ayrılmış.
Lindaraja salonunun avlusunda portakal ve limon ağaçları arasında fıskıyeli birde havuz bulunmakta. Endülüs’te suyun kullanılımasına ve bahçe düzenlemesine çok önem verilmiş olmasının bir özelliğini burada görmek mümkün.

lindaraja
Torre del Peinador : Hanımlara ayrılmış olan bölümün en ucunda yer alan kuledir.Bu kuleden saray hanımları eski Granada’ya, Darro vadisine , Albaycin semtini ve Sierre Nevada tepelerine bakarlarmış

elhamra 03978

Generalife : Asıl ismi Cennetül Arif olmasına rağmen zamanla Generalife olarak söylenmeye başlanmış. Cennetten bir köşe olduğu ilk girildiğinde anlaşılıyor.Bu bölümde 160′Dan fazla bitki çeşidi bulunduğu söyleniyor. Bu bahçeler ve yazlık sarayların bulunduğu bölümden karlı Sierra Nevada dağının manzarası ile harika bir göz ziyafeti veriyor.Mütevazi saraylar, yazlık evler diğer bölümlerde ki salon ve odalar nekadar gösterişliyse buradaki bölümler ise bir okadar sade ve mütevazi. Lakin sarayın labirenti andıran eşsiz güzellikteki bahçeleri ile birleşince bunu söylemek biraz saçma oluyor. Sarayın neredeyse bütün merdivenlerinde dahi su kullanılmış ,Cennetül Arif’te de merdivenlerden ilerlerken korkuluklarından eşlik eden suyun akışına hayranlık duymamak imkansız.

generellife 097
Patio de los Cipreses : Sultan Bahçesi olarakda anılıyor. Havuzun etrafındaki mersin ağaçları ile harika bir bütünlük kazanmış. Merdiven korkuluklarında akan su ve fıskiyelerle cenneten bir köşe yaraılmış.
Patio de la Acequia: Zamanla peyzajında değişiklik yapılsada bu bölümün en güzel bölümlerinden birisi. 48,70 metre uzunluğunda 12,80 metre genişliğinde muhteşem bir avluda 1 metre genişliğinde boydan boya uzanan havuza iki yandan su fışkıran onlarca fıskıyeleri göz ziyafeti verior. Havuzun kenarında bulunan defne , zakkum , portal ve mersin ağaçları ve binlerce birbirinden güzel çiçek ise bütün duyu organlarına bir ziyafet çektiriyor.Malesef 13. yüzyıl da büyütülen ama yapımına daha önceden başlanış olan o dillere destan saraydan hiç bir iz yok . Halen bu bölümde Granada emirliğinin son dönemleri ve sonrasında inşa edilen binalar bulunuyor.Elhamra’daki devasa bahçeleri kurak mevsimlerde gün boyunca sulamak amacıyla sürekli bir su akışı sağlamak için, Muhammed’in mühendisleri, Generalife’ın üst kısmında bulunan rezervuarları doldurmak için bir su kaldırma sistemi tasarlamışlardır.

generellife 039

Patio de la Acequia 003

Alcazaba :
1248 yılında Nasrid hanedanının kurucusu Ebu Abdullah Muhabben bin El- Ahmer’in ikamet ettiği sarayın en eski bölümüdür.Bu bölümün kendine ait surları ve iki de kulesi var .
Alazaba’nın ortasındaki merkezi sokakta 5 ambar ve 13 mesken , 1 tabakhane , ocaklar , depo ve birde fırın bulunmaktaydı.
Elhamra sarayının batı ucunda bulunmakta tepenin ucunda Torre de la Vela isimli birde gözetleme kulesini bulunmakta.26 metrelik bu kulenin her katında kemerli pencereleri olan odalarda askerlerin ikamet ettiği veya ofislerinin olduğu farz ediliyor.Kulenin en tepesinde ise Granada’nın düşmesinden sonra bir çan eklenmiş.
Kuzeyinde ise Torre de las Armas isimli silah kulesini bulunmakta. Bu kule aynı zamanda saraya ana giriş kapısı olarak kullanılmış.

alacazaba 036

1492 yılında Nasiri Emirliğinin Kestilyalılara geçmesinin ardından büyük felaketin ilk perdesi başliyacak ve ilk olarak Gırnatalı 25bin Yahudi sürgün edilecek , Yahudilerin ikamet ettiği semtteki evler yıkılarak üzerine Kutsal Meryem Katedrali inşa edildi.
1492 yılının 31 Mart 1492 tarihindeilan edilen fermanla bütün yahudilerin ülkeyi kesin olarak terk etmeleri kararı üzerine yüzbin yahudi Osmanlıya sığınacak geride kalanlar ise hristiyan gibi yaşama bir süre daha devam edecekti.
Müslümanlarla yapılan anlaşma ise ancak üç sene sürecek . Hiristiyan din adamlarının kışkşrtması sonucu Engizisyon mahkemeleri kurularak  ZORLA din değiştirmeleri emredilecek. Ardı sıra kesilmeyen Müdeccen isyanları üzerine Engizisyon mahkemeleri kurularak binlerce Müdeccen ( Müslüman) kimi yerde diri diri ateşe atılarak yok etme kapmanyasının halkaları olacaktı.
çMüdeccenlerin yaşadığı bölge adeta abluka altında olmasına rağmen askerlerin yanı sıra papazlarda boş durmayarak Müdeccenleri yargılıyacak , ağır işkencelerle ifadeler alacak pek çoğu bu işkencelerde can verecekti.Kurbanlar kral , soylular ve halkında katıldığı büyük infaz törenlerinde canlı canli ateşe atılacaktı.En büyük vahşeti ise Galera’da yaşayan müdeccenler görecek 3 aylık kahramanca direnişin ardında teslim olacaklar ama bu teslim olmaları onların yaşamlarının son kararları olacak bütün Galera halkı imha edilecek katliamdan sonra kanların kuruması için bölgeye dökülen tuzun etkisi halen devam etmekte.
Engizisyon mahkemesi krala bir mektup sunacak ve şu cümleler dikkati çekecekti ” Müslümanlar katledilmeyi hak etmiş kafirlerdir ” . Zaman zaman göç etmeyi başarsalarda kimileri paraları kendilerinden zorla alınan gemilere bindirilecek ne var ki gemi kaptanın aç gözlü tutumuyla karşılaşıp denize dökülecek ama çileleri asla bitmiyecekti…

Son olarak : Elhamra sarayına gideceklere önemli bir tavsiye. Saraya girişler randevulu bir bilet sistemiyle oluyor . Online adres :  www.alhambra-patronato.es

la galibe illlah 0314





Granada

10 08 2009

GRANADA

Granada 093

Medeniyet, huzur, ilim, imar… Ve bir okadarda hüzünün hakim olduğu bir şehir  Granada’ya. Her nekadar görkemli bir şehir olsada hüzün daha agır basıyor bu şehirde.

İspanyolca’da ” nar ” demek. Fakat fakat şehrin asıl yerlileri yahudiler ” tepelik yer ” anlamına gelen Granatha Araplar ise Girnata demişler.
İspanya’nın güneyinde Akdenize kadar uzanan Sierra Nevada dağlarına eteklerinde kurulan Granada, önceleri pekde önemli bir şehir değildir.

En parlak dönemini ise Beni Ahmer döneminde yaşamıştır.
Endülüsün son kalesi olan Granada’nın önemi Cordoba ve Sevilla’nın İspanyolların eline geçmesiyle dahada artar.
Zira burada yaşayan Müslüman ve Yahudi topluma giderek baskılar artmadadır. Bunun üzerine akın akın Granada’ya göçler başlar.

İberya yarımadasında kalan son İslam devleti olarak 260 yıl Haçlı ordularına ve iç karışıklıklara dayanabilir.Kastilyalıların şehri işgali ise ayrı bir hüzün hikayesi olsa gerek, zira Endülüs’ün son kalesi olan Granada’nın düşmesinin ardından gerek müslümanlara gerek yahudilere büyük zulümler yapılmaya başlanmış ve zorla hiristiyan olmaları emredilmiştir. Pek çok Mescid’in Kilisiye çevrilmesi sonucu sadece Albaycin bölgesinde şuan 18 tane kilise mevcut.Kastilyalılar şehirdeki bütün hamamları yıkmışlar muhtemelen Hiristiyanlaştırilan halkın abdest almalarını önlemek idi.( evler arasında olan hamamlara dokunulmamış )

Kral Ferdinand ve Kraliçe Izabella’nın evliliği ile birleşen Kestilyalılar iki aylık bir kuşatmanon ardından Granada emiri Ebu Abdullah’a ( Boabdil) şehrin anahtarlarını teslim etmesini söylerler. 1492′de büyük bir törenle Granada Kestilyalılara teslim edilir. Emir ve ailesi El Hamra sarayının üst taraflarına Sierra Nevada dağının tepelerine çekilir. Teslim ettiği şehriden ziyade bir medeniyeti tepeden seyreden Emir göz yaşlarına hakim olamaz. Annesinin tarihe geçen sözü halen dilden dile dolaşmaktadır ” Erkek gibi savunamadığın şehir için kadın gibi ağlıyorsun “
Günümüzde ispanyolca ” el ultimo suspiro del moro ” yani mağriplinin (Moro kelimesi arap, mağripli manasına gelip pekde hoş anlam içermeyen bir kelimedir )  son iç çekiş yeri isimli bir tepe halen mevcut.Reconqusita yani yeniden fetih hareketinin son perdesi ve belkide en dramatik olanı burada yaşanmış.
Granada Albaycin ve Alhambra adlı iki büyük yerleşim merkezi üzerinde kurulmuş.
Albaycin :

Albaycin ( Albayzin) semtindeki evler ve mimari tarzlar halen o Endülüs ruhunu koruyabilmiş durumda. Labirenti andıran dar , bakımlı ve temiz sokakları var.
Teraslı geniş avlulu iki üç katlı evlerin sokağa bakan kısımlarında saksılar içerisinde birbirinden güzel çiçekler arasında dolaştıkça bunun bir Endülüs geleneği olduğunu anlıyorsunuz , zira Cordoba ve Sevilla’da ki sokaklarda da aynı sokaklar bulunmakta.Albaycin arapça kökenli ve atmaca avlayanların yeri manasına gelen Al Baizin kelimesinden geliyormuş.

Albaycin Alhambra

granada 0532

Albaycin semtinden Elhambra Sarayı’nın görülebildiği en güzel yerlerden birisi Mirador De San Nicolas ve Mirador de San Cristobaldır.

san nicolas alhambra

Granada katedrali :

Granada Ulu Camii ( Camii El-Kebir) şehrin Kestilyalılara geçmesinin ardından Kraliçe İsabela’nın emri ile yıklarak yerine Kraliyet Kilisesi ( Capilla Real ) daha sonraları ise büyük şehir katedrali inşa edilmiş.Camii’nin yıkılarak yapldığına dair en büyük izler ana giriş kapısındaki mimarik stilden anlaşılabiliyor.

granada katedral 056

granada katedral 014

Granada’da halen yıkılmadan ayakda durabilen bir diğer Endülüs dönemi eseri ise , Coral del Carbòn olarak adlandırılan kervansaraydır.

corral carbon giris kapi 012

Dar Al-Hora, Albaycin semtinde bulunan köşk Sultan Mulay Hasan tarafından boşadığı ilk eşı Sultan Ayişe  için yaptırılmış. Daha sonraları Kraliçe Isabella tarafından köşkün önemli bir kısmı tahrip edilerek bahçesine Santa Isabel la Catolica adllı bir manastır inşa edilmiş.

al dora

Alcaiceria ise ipek çarşısı olarak bilinen ve Roma döneminde Araplara ipek ticaretinin yapılmasına müsade edilen çarşıdır. 19 yy. da yangın sonucu büyük tahribatlara uğradıktan sonra aslına uygun olarak restore edilmeye çalışılmış.

alcaiceria carsisi 004kaynak : Endulus.net





Cordoba

6 08 2009

Pano023

Cordoba ( Kurtuba )

Cordoba, İspanyol şair ve oyun yazarı Federico Garica Lorca’nın Cordoba hakkındaki güzel dizelerinde bahsettiği gibi güzel ve özel bir şehir

” kurtuba
uzakta tek başına
ay kocaman at kara
torbamda zeytin kara
bilirim de yolları
varamam kurtuba’ya
ova da geçtim yel geçtim
ay kırmızı at kara
ölüm gözler yolumu
kurtuba surlarında
yola baktım ama yol uzun
canım atım yaman atım
etme eyleme ölüm
varmadan kurtuba’ya
kurtuba
uzakta tek başına “

Mezq 530

Endülüs Bölgesinin en güzel Şehirlerinden birisi olan Cordoba (Kurtuba) Granada’dan daha gelişmiş, geniş bulvarları ile daha büyük ve modern. 3 asır kadar Endülüs Devleti’nin başkenti olmuş.Endülüs Emevi devletine başkentlik ettiği sıralarda nüfusunun bir milyonu aştığı söylenmekte , bugünki nüfusu ise yaklaşık üçyüz bin civarında.

Avrupa’nın dünyaca ünlü şehirleri kirli ve bakımsızken, Kurtuba’da kanalizasyonu, üniversitesi, hastaneleri, kütüphaneleri, bakımlı sokakları, temiz içme suyu şebekesi ve aydınlatmasıyla modern bir hayat yaşanıyormuş.
O yıllarda 500 camisi 300 hamamı yüzlerce kütüphanesi varmış.

Şimdilerde ise ayakta kalabilen Kurtuba Camii ( sonradan Kiliseye çevirilmiş olan ). Kurtubada dolaşırken bir şey dikkatimi çekiyor, üç asır boyunca Müslüman Endülüs devletine başkentlik etmesine ve bir milyonu aşkın nüfusu olmasına rağmen Müslüman mezarı göremiyoruz.
Şehrin planlamasında tüm yollar camiye çıkıyor bu tüm müslüman kentlerinin ana özelliklerinden birisi olsa gerek.
Tertemiz sokakları,portakal ağaçları ve her yanı saran portakal çiçeği kokusuyla unutulmaz bir şehir. Bu topraklarda üç semavi dinin mensupları uzun seneler barış içerisinde yaşamışlar ta ki 13. yüzyılda düşmesine kadar. Kurtuba’nın düşmesi, artık diğer Endülüs şehirlerinin de sonunun geldiğinin açık işaretiydi.
Kurtubada halen birbirinden güzel Endülüs eserlerini görmek mümkün. Bunların başında Kurtuba Camii ( Mezquita ) geliyor.

Medinetüzzehra , henüz yeni gün ışığına çıkarılmasına rağmen olanca güzelliği ve görkemi ile göz kamaştırıyor.936 yılında III. Abdurrahman tarafından yapımına başlanılan bir saray şehr Medinetüzzehra. Sarayın içerisinde camiisi , pazarı, hamamları, okulları ver yerleşim yerleriyle bir şehir haline gelmiş. Adı üzerinde Medine yani arapçada şehir demek. Malesef o günlerden bugüne kalıntıları kalabilmiş.

medinetuzzehara 321

medinetuzehara 376

medinetuzzehara 792

Juderia’nın dar sokaklarından geçip,eski şehrin surlarını gezerken bu şehrin bir zamanlar ihtişamını düşünüyorum. Kurtuba kütüphanelerinde milyonlarca el yazması kitap varken o tarihten 400 yıl sonra Fransadaki kütüphanelerde sadece 900 cilt kitap oldugu aklıma geliyor.
Juderia ( yahudi mahallesi) dar sokaklarında çicek saksıları ile süslü evler var. Ev sahipleri çok cana yakınlar ve oldukçada misafirperverler. Evlerinin gezilmesinden büyük mutluluk duyulduğunu söylüyor 80 yaşlarındaki yahudi kadın.

juderia 532

cordoba 532

Kurtubadaki Yahudi sinagogu o dönemin islam mimarisinin oldukça etkilenmiş.

sinagoga kurtuba 24

İbn Rüşd , Kurtubalıdır. Endülüslü felsefeci , hekim fıkıh ve matematik alanında çağının en önde gelen isimlerinden birisidir. Eserleri batının rönasansına büyük katkılar sağlamıştır

ibni rusd

Kristof Kolomb, Kraliçe Isabella ve Kral Ferdinand. Üçüde kendilerine göre birerk kahraman ama dünya tarihine akıtıkları kan ve gözyaşı ile geçmişlerdir.Cordoba Alcazar sarayının bahçesinde Colomb Amerika keşfini Kral Ferdinan ve Kraliçe İsabella’ya sunarken heykeli mevcut.

colomb isabelle ferdinand








Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.